KURBAN - NAFİLE Klibi Yayında ! 

Küçük | Büyük

Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
09/20/14 02
 
 

Gönderen Konu: Resim - Heykel  (Okunma sayısı 10544 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı symbelinea

  • İleti: 654
  • Cinsiyet: Bayan
Resim - Heykel
« : 04/06/08 18 »
Resimler - Heykeller paylaşmak istedikleriniz...
« Son Düzenleme: 06/14/08 23 Gönderen: symbelinea »



trafo'sfer !

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #1 : 04/15/08 13 »
Edgar Degas / Dansin ve Kadınların ressamı

Fransalı zengin bir ailenin çocuğudur. İngers'in öğrencisi olan sanatçıda akademik bir çalışma tarzı görülür. Hareket ve figür sorunu ile ilgilenen sanatçı balerinleri ve çeşitli görünümlerdeki kız resimleri ile ünlenmiştir. Empresiyonist akımın öncülerindendir.

Dansçılar, salon görünümleri gibi kendine özgü temaları İZLENİMCİLİK anlayışıyla resimlemiş ve üslubuyla 2O.yy sanatını derinden etkilemiştir.
1855'te hukuk öğrenimini bir yana bırakarak Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nda INGRES' in öğrencisi Louis Lamothe' un sınıfına giren Degas, 1856'da ailesinin yaşadığı Napoli'ye gitmiş, bu arada öteki İtalyan kentlerini gezmiş, üç yıl da Roma'da kalmıştır. İtalya'da LEONARDO DA VİNCİ anlayışıyla çalışmış. 15. ve l6.yy sanatçılarının çizim ve fresklerini kopya ederek sanatsal yeteneğini geliştirme olanağını bulmuştur. 1861'de Paris'e döndükten sonra benzer çalışmaları Louvre' da da sürdürmüştür. Sanatçının bu dönem yapıtları Ingres' in akademik geleneğine bağlı tarihsel resimler ve aile portreleridir. Belletti Ailesi (1859. Orsay Müz., Paris) adlı tablosu Ingres etkili yapıtlarının en ünlülerindendir. Degas, Louvre'da MANET' yle karşılaşmış ve onun aracılığıyla Genç İzlenimciler grubuna katılmıştır. 1862'de ilk yarış resimlerini yapmaya başlayan sanatçı, bundan sonra tarihsel konulan tümüyle bırakarak, yarış, opera, sirk ve tiyatro sahnelerini resimlemiştir. Bu değişim bir olasılıkla Manet ve yazar Edmond Duranty' nin etkisiyle olmuştur. Yarış Pisti (1869. Orsayı adlı yapıtı, onun bu alandaki resimleri arasında önemli bir yer tutar. Abartılı renk kullanımına karşın kompozisyon tüm yapısıyla gerçeğe uygunluk gösterir. 1870–71 Fransız-Alman Savaşı sırasında Paris'te kalan Degas, 1872–73 arasında, ABD'de New Orleans' a gitmiş ve orada yaptığı resimlerde tümüyle gündelik konulara yer vermiştir.
Degas, sekiz İzlenimci serginin yedisinde yer alarak bu akımın önde gelen sanatçılarından olmuştur. Ancak öteki İzlenimciler gibi manzara görüntülerinden hoşlanmamış, onlara ancak yarış ve figürlü sahnelerinin arka planlarında yer vermiştir. Ayrıca İzlenimciler' in değişen ışık ve atmosfer anlayışını da paylaşmamıştır. 1873'ten başlayarak resimlediği balerinler, çalışan kızlar giderek onun özel konusu olmuştur. Özellikle balerinler, değişik duruşları, yetkin biçimleriyle başlı başına bir Degas üslubu oluşturmuşlardır. Operada Dans Fuayesi (1872. Orsay) adlı yapıtı, onun bu konudaki özgür çalışmalarının bir tabloda toplanması sonucu gerçekleşmiştir. İzlenimci anlayış doğrultusundaki renklendirme, uçucu bir atmosfer, tüm gücünü konudan alan bir yetkinlik, sanatçının bu temayı resimlediği hemen hemen tüm yapıtlarındaki niteliklerdir. Degas. yapıtlarıyla sanki başka bir evrende yer alan bir toplumun yaşama biçimini ve devinimlerini görsel kılmaktadır. Selam Veren Balerin, uçucu pembe ve mavileriyle düşsel bir atmosfer sunar. İlk dönemin katı akademizmi yerini İzlenimci anlayıştan kaynaklanan bir hafifliğe bırakmıştır. Sanatçı salt YAĞLIBOYA'yla da sınırlı kalmamış, tüm bu konulan yumurtalı boya, kazıma. KURŞUNKALEM, SULUBOYA ve inceltilmiş boya gibi çok değişik tekniklerle resimlemiştir, KOMÜRKALEM kullanarak gerçekleştirdiği jokey çizimlerinde figürleri oldukça kalın bir dış çizgi çevreler. Degas'nın İzlenimciler' le paylaştığı en önemli olgu, rastlantısal, kendiliğinden oluşan sahnelerin önceden planlanmamış görüntüsüdür. Ama tüm anlayış teknik açıdan İtalyan RÖNESANS sanatının etkisindedir.
Degas da İzlenimciler gibi yeni bir sanat olan fotoğrafın teknik olanaklarından ve Japon renkli baskılarından etkilenmiş, ama hiçbir zaman açık havada, doğrudan doğadan çalışmamıştır. Zaten yapıtlarındaki rastlantısallık ve kendi-ligindenlik yalnızca görünüşte söz konusudur. Gerçekte bunlar özenli bir biçimde düzenlenmiştir. Degas. balerin ve dansçıların karakteristik görünümlerini yansıttığı yapıtlarını da, salonlarda çizdiği desenlere dayanarak atölyede gerçekleştirmiştir. 1880'lerdcn sonra pastel kullanmaya başlayan sanatçı, gözlerinin giderek zayıflaması nedeniyle daha geniş ve özgür bir biçim kullanımına gitmiştir. Yıkanan, kurulanan, saçlarını tarayan kadınları betimlediği resimlerindeki renkler daha güçlenmiş, düzenlemelerse daha yalınlaşmıştır.

Degas, sanat yaşamı boyunca önemli heykel denemeleri de yapmış, iki boyutlu bir düzlem üstünde belirtilmesi zor olan biçim ve hareket olgularına çözüm bulma amacı onu heykele yöneltmiştir. Bu ça-basıysa onu. teknik açıdan RODIN'in sanatına yaklaştırmıştır. Rodin'in İris'iyle (1890), Degas'nin Dansçıları (1882-95, Tate Gal.. Londra) aynı sorunları çözmeyi amaçlayan benzer yapıtlardır. Ama Degas'nm On Dört Yaşındaki Küçük Dansçı (1881. Tate) adlı heykeli, resimlerindeki temanın hacim kazanmasıdır. Ayrıca figür boyalı giysileriyle dönemin yenilikçi atılımlarındandır. Tuncun sertlik niteliği İzlenimci bir anlayış içinde yumuşatılarak Degas'nm heykellerine resimlerindckine benzer bir yetkinlik kazandırmıştır. Bu arada gerecin dokunsal niteliği de izleyiciyi tüm yoğunluğuyla sarmaktadır. Dcgas'nın Leğen (1886) adlı yapıtı, yıkanan kadın temasını bu özellikler içinde betimler. Tuncun tum sertliği gitmiş, heykel sanki çamurdan ya-pılmışcasına yumuşak bir görünüm kazanmıştır. İzlenimci anlayış, Degas'nm resimlerini olduğu kadar heykellerini de biçimlendirmiştir. Onu öteki İz-lenimciler'den ayıran en önemli nokta, kendisinin bir açık hava ressamı olmaması, gündelik yaşamın belli konularını aydınlık renkler içinde vermesidir. Bu yönüyle Degas, İzlenimciler içinde bireysel tutumunu başarıyla ortaya koyan ender sanatçılardandır.




Degas tutkuyla çizim çalışıyordu ve portrelerinde beklenmedik açılardan görülen biçimlerin mekan ve cisimselliğini belirgenliştirmek istiyordu. işte bu nedenle, konularını açık hava sahneleri yerine, baleden çıkarmayı tercih etmiştir. provalarda, vücutları, her türlü davranış içinde ve her yanından gözlemleme olanağına sahipti. sahnenin tepesinden baktığında, hareket veya dinlenme halindeki balerinleri görebiliyor; karmaşık perspektifi ve sahne ışıklandırmasının insan figürleri üzerindeki etkisini inceleyebiliyordu. degas'nın tabloları bir öykü anlatmazlar. balerinler degas'yı ne güzellikleri, ne de ruh durumları için ilgilendiriyordu degas, onlara izlenimcilerin manzaraya bakışlarındaki tutkusuz nesnellikle bakmıştır. onu ilgilendiren tek şey insan biçimi üzerindeki ışık gölge oyunuyla, devingenliği veya mekanı ifade etme olanağıydı.



Gözleri büsbütün bozulunca yağlı boyadan pastele geçmişti... ancak yakın mesafeden eşyayı seçebildiği için, çizgiye yeteri kadar önem veremiyordu, sadece renklerle uğraşıyordu.

bu sıralarda yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu:

" şayet bekar olsaydınız ve elli yaşında bulunsaydınız- ki bir aydan beri malesef öyleyim- siz de kapınızı dış dünyaya kapar, üzerine de kocaman bir kilit asardınız. bu davranışımın sadece arkadaşlarımı hedef tutmuyorum, herkese karşı aynı düşünceyi benimsiyorum...

işte aziz dostum, ömrüm boyunca yapmayı tasarladığım bütün şeyleri özel bir dolaba saklamıştım. şimdi bu dolabın anahtarını kaybetmiş bulunuyorum. asılı artık tamamen uyuştum ve bu durumun bir daha düzelmiyeceğine de kendimi inandırdım. hiçbir iş görmeyen insanların dediği gibi, " herhangi bir şeyle meşgul olacağım, hepsi bu kadar..."

böylece işi heykele döktü...

alıntı: http://www.bydigi.com/resim/198354-edgar-degas-dansin-ve-kadinlarin-ressami.html

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #2 : 04/15/08 14 »
TITIAN (Tiziano Vecellio)
(Pieve di Cadore,1488-89 ? - Venedik, 1576)

Italyan ressam.
Genc yasta once Sebastiano Zuccato isimli bir ressam ve mozaikcinin, daha sonra da Gentile ve Giovanni Bellini kardeslerin atolyesine girdi. ilk yapitlarindan olan Aziz Petrus'a takdim edilen Jacopo Pesaro'da Gentile'nin etkisi gorulur.Burada uzun sure etkisinde kalacagi Giorgione ile tanisti. Beraber 1508'de Alman ticaretinin Venedik'teki merkezi olan Fondaco dei Tedeschi'nin cephesini suslediler. Ancak nemli hava yuzunden bu yapitlar yok olmustur. Kisa surede dengeli kutleler, yaygin ritimler ve yeni bir figur anlayisi getirerek kisiligini buldu. 1510'da dostu Giorgione olunce Titian Padua'ya gitti. Orada Scuola del Santo (1511) ile Scuola del Carmine fresklerini yapti.

1513'te tekrar Venedik'e dondu. Palazzo Ducale'nin buyuk toplanti salonu icin kompozisyonu yapti. 1516'da ustasi Giovanni Bellini olunce Venedik Cumhuriyetinin basressami unvanini aldi.








alıntı: http://www.yolgecenhani.biz/titian-golgede-kalmis-t27951.html

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #3 : 04/15/08 14 »
MONET
"Vanilla Sky / Vanilya Gökyüzü"nü seyrettiniz mi? Hani şu Tom Cruise'un trafik kazası geçirip bir hilkat garibesine dönüştüğü film. İşte o filme adını veren "Vanilya Gökyüzü" tanımı, Monet resimlerindeki gökyüzü rengi. Filmde Tom Cruise'un kendine pek mutlu olacağı bir sanal hayat hazırladığı ortaya çıkıyordu. İşte Monet'nin resimlerindeki manzaralar da böyle sanal / rüya da bir hayattan görüntüler veriyor. Monet, doğal görüntüleri, kendine özgü renk ve fırça darbeleriyle bir rüya dan hatırladıklarımız haline getiriyor.
Monet' nin resimlerine yakından bakıldığında ilk algılanan şey bir fırça darbeleri curcunası, ama uzaklaştığınızda bu darbelerin içinden nilüferleri, saman yığınlarını, katedralleri veya kayalara vuran dalgaları seçebiliyorsunuz.
Tabii bu sadece Monet resimlerinin bir özelliği değil. Onun ve birkaç dönemdaşının başlattığı izlenimcilik (empresyonizm) akımının genel özelliği. İzlenimcilik pek demokratik bir akım. Fikirlerin, reçetelerin, renklerin paylaşımı üzerine kurulmuş. Hatta bir takım resimleri bir kaç ressam beraber yapmışlar. 19'uncu yüzyıl sonu 20'nci yüzyıl başlarında, Fransız ressamlar tarafından başlatılmış. Önce bir grup sanatçı tarafından uygulanan teknik ve yaklaşımlara verilen bir isimken, daha sonra hareket bütün görsel sanatlara hatta müziğe de sıçramış. (örneğin Mussorgski ile)
Monet'den sözetmeye devam edelim. "Resimlerim ve çiçeklerim dışında hiçbirşey beni ilgilendirmiyor" dediği rivayet ediliyor. Etrafındakilere karşı ilgisiz. Sevgililerini, karısını, çocuklarını sürekli ihmal etmiş, hatta bazen beş parasız bırakıp, çekip bir yerlere kaçmış.
Resim sözkonusu olduğunda kendisine karşı çok acımasız. Hatta ünlü olduğu dönemde "ne bu kardeşim, ne biçim resim bunlar" diyerek üzerine saldıran sanat eleştirmenlerinden bile daha acımasız. "Haklılar, resimlerim beş para etmez" dediği biliniyor.
Bütün "sanatçı hayatı" anlatan filmlerde kaçınılmaz bir sahne vardır. Sanatçı birdenbire yaptığı herşeyden nefret eder ve geçirdiği buhran sonucu eserlerini yakıp yıkmaya başlar. İşte Monet sanki hep bu sahnelerde yaşamış. 78 yaşına kadar devamlı sinir krizleri geçirmiş, birçok resmini yakmış, parçalamış. Yaptığı şeylerden hiç bir zaman memnun kalmamış. Ve etrafındaki herkese bu yüzden ne kadar büyük acılar içinde olduğunu anlatıp durmuş. Doğrusu, aynı dönemin aynı saygınlıktaki ve aynı zorlukları yaşayan ressamlarına göre çok daha mızmız imiş…
14 Kasım 1840'da Paris'te doğmuş olmasına rağmen, çocukluktaki ve ergenlikteki tüm izlenimleri ailesinin 1845 yılında taşındığı Le Havre ile bağlantılı. Gençlik yıllarında çizdiği karikatür portreleri, o sıralar Eugène Boudin'in de çalışmakta olduğu resim gereçleri dükkanında sergilenmeye başlamış. Zaman içinde Boudin tarafından açık havada çalışmaya ikna edilmiş ve bir süre sonra manzara resimleri çalışmaya başlamış. Bir ressam olma isteğine karşı çıkmayan ailesiyle, akademik sanata karşı eleştirileri ve düzgün bir okula girmeyi reddetmesi sebebiyle sık sık tartışmak zorunda kalmış. Askerliğini tamamladıktan sonra başladığı Académie Suisse'te Pissarro ve Cézanne ile tanışmış. Daha sonra girdiği Atelier Gleyre'de ise Bazille, Renoir ve Sisley ile yakınlaşmış. 1860'lar civarında, Emile Zola ve Adouard Manet'nin de sıkça uğradığı Café Guerbois'yı mesken tutmuş. Monet'nin mesleki açıdan dönüm noktası, Renoir ile birlikte yaptıkları Bougival'deki La Grenouillere isimli yüzer bir restoranın resmi ile gerçekleşmiş. Resimde kullandıkları ve yeni bir sanatsal hareketin başlangıcı olan tarz, çok sonraları izlenimcilik olarak adlandırılmış.
Monet 1870’te, oğulları Jean ve Michael’ın annesi, modeli Camille Doncieux ile evlenmiş. Camille, Monet’nin birçok tablosunda modellik yapmış. The Walkers, Women in the Garden (dördü de Camille’dir), The Walk. Lady with a Parasol, La Japonaise bunlardan bazılarıdır. Monet'in eserlerinde ölümsüzleşmenin bedelini ise kocası tarafından sürekli ihmal edilerek ödemiş. 1874’te bazı anlaşmazlıklar yüzünden, Monet ve arkadaşları kendi eserlerini ilk defa kendileri sergilemeye başlamışlar. Bu sergideki eserlerinden biri izlenimciliğe adını vermiş: Impression: Sunrise (İzlenim: Gündoğuşu). Sonraki yıllarda, izlenimcilik açısından çok parlak yıllar olmasına ve Monet’nin de La Gare Saint-Lazare ve Rue Saint-Denis gibi en büyük eserlerinden bazılarını yapmasına karşın alıcı bulamadığı için çok yoksul yıllar olmuş. Bu yüzden 1873’ten 1883’e kadar yaşayacak daha ucuz yerler aramak üzere sürekli taşınmak zorunda kalan Monet, 1880’lerin sonlarına doğru eserlerinin hem halk hem de eleştirmenler tarafından beğeni toplaması sayesinde, şöhret ve paraya kavuşmuş.
Bu dönemlerde, sanatçı seriler halinde manzara resimleri üretmeye başlamış: The Rocks of Belle-Ile (1886), Cliffs at Belle-Ile (1886), Poplars on the Bank of the River Epte (1890), Poplars on the Banks of the Epte (1891), Poplars on the Bank of the River Epte (1891).
Manzara resimlerinde, Monet için en önemli faktör ışık olmuş. Sürekli, geçmekte olan bir anı yakalamaya çalışan sanatçı, aynı konuyu farklı ışık koşullarında ve günün farklı zamanlarında tekrar tekrar ele almış. Böylece, aynı konunun farklı ışıklandırmalı ve farklı renkli versiyonlarından oluşan seriler ortaya çıkmış.
1890 yılında Giverny’de bir ev satın alan Monet, 2 sene boyunca saman balyalarını aynı teknikle resmetmeye başlamış.
Güneşli, puslu, sisle ve karlı havalarda aynı balyaları resmetmiş: Haystack, Snow Effects, Morning (1890), Haystack. End of the Summer. Morning. (1891), Haystack at the Sunset near Giverny (1891)
Monet 1899’da nilüferler konusuna başlamış: The White Water Lilies (1899), The Japanese Bridge (1899), Water-Lilies (1914), Water-Lilies (1917).
Son yıllarında, yavaş yavaş görüşünü azaltan katarakt, o dönem yaptığı resimleri de etkilemiş. İzlenimci akımın öncüsü Monet 1927 yılında hayata veda etmiş.

alıntı: http://www.hayatinrengi.net/biyografi/8307-claude-monet-isigin-mizmiz-ressami.html






« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #4 : 04/15/08 14 »
Vincent Willem Van Gogh
Sanatıyla hayatı birbirinden ayırt edilemeyecek kadar içiçe olan, çağının sanat anlayışını altüst ederek modern resmin gerçek anlamda kurulmasına öncülük eden büyük ressam.

Vincent Willem Van Gogh, 30 Mart 1853'de Hollanda'da, Brenda'nın güneyindeki Groot-Zundert köyünde doğdu. Babası yoksul bir köy papazı, annesi Cornelia ise bir çiftçi kızıydı. Ailenin Vincent'ten başka Elizabeth, Anna ve Wil adında 3 kız ve Cor ve Theo adında 2 erkek çocuğu daha vardı.

Vincent'in çocukluğu on iki yaşına kadar köyünde, yalnızlık içinde tabiatla başbaşa geçti. 16 yaşında, önce La Hayde sonra Brüksel, üç yıl sonra da Paris'te Goupil Galerilerinin satış memuru olarak çalıştı.

Kardeşi Theo ile de bu yıllarda mektuplaşmaya başladı. 1873 yılında aynı galerinin Londra şubesine geçti fakat buradan da kısa sürede ayrılıp Paris'e taşındı. Burada da galeri yöneticileri ile yaşadığı anlaşmazlıklar sonucu kovularak tekrar 1876'da İngiltere'ye döndü. Burada düşük bir ücretle Ramsgate'te özel bir okulda öğretmenlik yaptı. Noel'de ailesinin yanına döndüğünde babası gibi rahip olma tutkusuna kapıldı ve 1877'de Amsterdam Üniverstesi'nin dinadamı yetiştirme seminerine giriş sınavına girdi ama kazanamadı ve baba evine geri döndü.

Ardından 1878'de Belçika'da Borinage madenlerinin olduğu köyde gönüllü papaz oldu. Buradaki hayatı, sefalet ve yoksulluk içinde geçmesine rağmen belkide en mutlu zamanlarıydı. Kendisini medencilerin yoksul hayatlarına adamıştı. Köylüler de ona ''Çağdaş bir İsa'' gözüyle bakıyorlardı. Resim yapma tutkusu da, kaderinin dönüm noktası olan bu yerde başladı. Kardeşi Theo'dan kağıt ve kalem istedi ve madencilerin eskizlerini yapmaya başladı.

Resim eğitimi almak isteyen Vincent, buradan ayrıldıktan sonra Brüksel'de ressam Ridden van Rappard'la dostluk kurdu ve ondan anatomi ve perspektif derleri aldı. Fakat bir süre sonra hastalanıp Etten'e ailesinin yanına geri döndü. Dinadamlığını bırakıp ressamlığı seçmesi, babasıyla arasının açılmasına neden oldu. Bu arada dul kuzeni Kee'ye aşık olan Vincent, ona evlenme teklif etti fakat reddedildi. Van Gogh, 1883 Eylül'üne kadar La Hayde'de kaldı ve ilk yağlı boya resimlerini burda yaptı.

Babası 1886 Ocak'ında ölünce Anvers'e giderek Anvers Akademisi'nde çalışmaya başladı. İki ay sonra da Paris'e kardeşi Theo'nun yanına gitti. Her türlü ihtiyacını ve resim malzemelerinin parasını Theo karşılıyordu. Kardeşinin yardımıyla Paris'te, Pissarro, Degas, Toulosse-Loutrec ve Gauguin gibi ünlü ressamlarla tanışmaya başladı. Batının sanat merkezindeydi ve bunu sonuna kadar değerlendirmeye çalışıyordu ama diğer ressamlar gibi bu çevrede yetişmemişti, acı yaşantılardan, beceriksiz insanların arasından kopup gelmişti. Kurallara itaat etmeyi değil, hayatta kalma savaşının en vahşicesini öğrenmişti. Bütün bunlar, kendisinden önceki çağlarda sağlam sanılan gelenekleri bir çırpıda yıkmasına, kuzeyin donuk, sisli ikliminde uyuklar görünen sanatının renkten alevler saçarak bir yanardağ gibi kaynamaya başlamasına yol açacaktı. İçindeki duyguların işlenmemiş saf halde ortaya çıkışları, insanları tedirgin ediyor ve ondan uzaklaşmalarına neden oluyordu. İnsanlarla olan ilişkisinde hep hayal kırıklığına uğrayan Van Gogh, içindeki coşkun insan sevgisini ve merhametini kelimelerle değil boyalarla anlatmak zorundaydı.

Paris'te canlı renkleri, sinirli ve kıvrak çizgileriyle, iki yüzü aşkın tablo yaptı.

20 Şubat 1888'de Güney Fransa'nın Arles kasabasında sarı bir binaya yerleşti ve en ünlü resimlerini burada yaptı (''Kıyıda Kayıklar'', ''Günebakan'', ''Geceleyin Kahve Manzarası''...).

1888 Ekim'inde dostu Gauguin de, daveti üzerine Van Gogh'un yanına geldi. Van Gogh, Gauguin'e büyük hayranlık duyuyordu ama başka bir insanla bu kadar içiçe yaşmaya alışık değildi ve üstelik kendini iyice içkiye vermişti. Gauguin de Van Gogh'un tutkulu kişiliğinden rahatsız olmaya başlamıştı. Van Gogh, resim yaparken, boyayı paletin üzerine değil doğrudan tüpten tuval üstüne sıkıyor ve parmaklarıyla eziyordu. Bazen de boyayı yiyor ya da yemeğinin içine sıkıyordu.

Bir gece elindeki ustura ile Gauguin'i ölümle tehdit etti ve atölyesine gidip kendi kulağını kesti. Bir rivayete göre kestiği kulağını genelevde çalışan bir kadına hediye etti. Bu olay üzerine Theo, onu iki haftalığına Arles Hastanesi'ne yatırdı. 1890 başında evine dönerek kendi kesik kulaklı portresini yaptıysa da, kısa süre sonra yine hayaller görmeye başladı ve aynı hasteneye kaldırıldı. İki ay sonra da kendi isteği ile Saint Remy Akıl Hastnesine yattı.

Bu dönemi sanatı için oldukça verimli oldu.

27 Temmuz 1890'da tarlalarda resim yaparken bir akşam üzeri tabancasıyla kendini karnından vurdu.Theo hemen Auvers'e geldi fakat Van Gogh, tedavi edilmek istemedi ve 2 gün sonra kardeşinin kulağına ''sefalet asla bitmeyecek'' diyerek son sözünü fısıldadıktan sonra öldü.

37 yaşında ölen Van Gogh'un sanatı, çağdaş resim anlayışının yaratılmasında başlıca rölü oynamış, böylece kendisinden önceki çağların sağlam sanılan, doğa resminde, yansıtılmasına sıkı skıya bağlı resim geleneklerine de en etkili darbeyi indirmiştir.

Van Gogh'un iç dünyasını anladığımız Theo'ya yazdığı mektuplarından birindeki şu sözleri, sanat anlayışını açık seçik ortaya koymaktadır: ''Ben, gözlerimin önünde olanı olduğu gibi vermekten çok, boyayı kendime göre bir amaçla, anlatmak istediğimi daha bir kuvvetle dile getirmek için kullanıyorum.''

alıntı: http://www.biyografi.info/kisi/vincent-van-gogh












« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #5 : 04/15/08 14 »
Edouard Manet
Fransız Edouard Manet, çevresinde gördüklerini yenilikçi bir anlayışla tuvaline aktaran ünlü bir ressamdır. Günlük yaşamı, bütün hareketliliği ve ışığıyla yakalamaya çalışırken, bir yandan da ışık ve renk kullanımında yeni teknikler denedi.

Manet Paris'te doğdu. Babası avukat olmasını istiyor, sanatçı olmasına karşı çıkıyordu. Manet önce denizcilik okuluna başvurdu, giriş sınavını kazanamayınca bir süre gemilerde çalıştı. 19 yaşına geldiğinde dönemin tanınmış ressamlarından Thomas Couture'ün öğrencisi oldu. Daha o zamandan, başkalarının resim tarzını taklit etmeyecek kadar bağımsız bir kişiliği olan Manet, bu yüzden öğretmeniyle sık sık tartışıyordu. Atölyede altı yıl kaldı, ardından Avusturya, Almanya, İtalya ve Hollanda'ya geziler yaptı. Paris'e döndükten sonra cana yakınlığı ve şakacılığı sayesinde kısa sürede sevildi, dönemin öteki yenilikçi ressamlarıyla yakın dostluklar kurdu. Özellikle Claude Monet'yle olan dostluğu sırasında o da açık havada resim yapmaya başladı. Ama öteki ressamların kullanmaktan vazgeçtikleri kahverengi, siyah, gri gibi koyu renkleri büyük bir ustalıkla kullanmayı sürdürdü.

1863'te bugün Paris'te Louvre Müzesi'nde bulunan Kırda Öğle Yemeği adlı ünlü yapıtını Salon sergisine yolladı, ama denetim kurulu yapıtı geri çevirdi. Bunun üzerine o da resmini "reddedilenler salonu" anlamına gelen Salon des Refuses'de sergiledi. Resimde ağaçların gölgesine kurulmuş bir kır sofrasında giyinik iki adam arasında oturan çıplak kadın görüntüsü izleyicilerde ve eleştirmenlerde şok etkisi yarattı. Renk düzenlemeleri ve kullandığı lekeci teknik, izleyenlerce bir düzensizlik yığını olarak değerlendirildi. İki yıl sonra Salon sergisinde bir başka ünlü yapıtı olan Olympia'yı sergiledi. Eleştirmenler Manet'nin güzellik anlayışını sert bir dille eleştirerek yapıtın çirkin ve iğrenç olduğunu öne sürdüler.

Ne var ki, bütün bu olumsuz eleştiriler Manet'nin hevesini kıramadı, büyük bir enerji ve kararlılıkla resim yapmayı ve bu resimleri sergilemeyi sürdürdü. Sonunda sanatçılığına ilişkin olumsuz yargılar yavaş yavaş değişmeye başladıysa da büyük bir yetenek olduğu ancak ölümünden iki yıl önce anlaşılabildi. 1883'te kangren olan bacağı kesildi, kısa biı süre sonra da yaşamını yitirdi.

Çalışmalarını hiçbir akıma ya da gruba katılmadan, bağımsız olarak sürdüren Manet, sonradan izlenimciler adı verilen Monet, Auguste Renoir, Alfred Sisley gibi ressamlara esin kaynağı oldu.

Manet'nin birbirinden güzel tablolarından bazıları, Louvre'un yanı sıra Avrupa'nın ve ABD'nin belli başlı müze ve galerilerinde, ayrıca İngiltere'de Londra'daki Ulusal Galeri'de sergilenmektedir.

alıntı: http://www.bendengecti.com/biyografiler/2248-edouard-manet-1832-1883-a/













« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #6 : 04/15/08 14 »
Salvador Dali
İspanyol ressam. Gerçek adı Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí y Domènech'tir. 20. yüzyılın en önemli ressamlarındandır. Dali, sürrealizmin tanınmasında ve toplum içinde yaygınlaşmasında en fazla payı olan sanatçıdır. Zira sanatı klasik anlayışın dışına çıkarmış, dehasını yaratıcılığının sınırlarını zorladığı yapıtlarına yansıtmıştır. Sigmund Freud'un yazılarından etkilenerek sanatını sürrealizmle temellendiren Dali, "Eleştirel Paranoya" adını verdiği yaklaşımı ortaya koymuş ve bu yaklaşımla oluşturduğu eserlerle dünyanın en başarılı sürrealist ressamı olmuştur. Sanat tarihinde çığır açan ressamın en çok bilinen eseri 1931'de tamamladığı The Persistence of Memory'dir.

11 Mayıs 1904'te Figueres, Catalonia, İspanya'da dünyaya geldi. O doğmadan dokuz ay önce menenjit sebebiyle hayata gözlerini yuman ağabeyinin adı da Salvador'du ve anne babası ağabeyinin Salvador'un bedeninde yeniden dünyaya geldiğine yani reenkarnesi olduğuna inanıyorlardı. Dali daha sonraları bununla ilgili olarak şunları söyleyecekti:
      
Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu.. Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.
Bu farkındalıkla yaşamakta zorlanan Dali'nin tüm davranışları ailesinin dikkatini çekmek üzerine odaklıydı. Dali'nin kızkardeşi Ana María'nın da dünyaya gelmesi durumu değiştirmedi. Zaman geçtikçe farklılığını ifade etme isteği daha dayanılmaz hale geliyordu.

Çocukluğunda, ileride FC Barcelona futbolcularından olacak Sagibarbá ve Josep Samitier'le çok iyi arkadaş olan Dali, Cadaqués'te geçirdiği tatillerde iki arkadaşıyla futbol oynamayı çok seviyordu.

1916'da resim okuluna kaydolan Dali'nin bir yıl boyunca yaptığı karakalem çalışmaları babasının desteğiyle evlerinde sergilendi. İlk resmi sergisi ise 1919'da Figueres'teki Municipal Theater'da açıldı. Dali'nin öğretmeni iyi bir ressam olan Juan Núñez'di. Dali, Catalan empresyonist ve realistlerini tanıdıktan sonra kübizm akımını ve Juan Gris'i de keşfetti.

Dali 1921'de annesini göğüs kanserinden kaybettiğinde henüz 16 yaşındaydı. Bu büyük travmanın üstesinden güçlükle gelmeye çalışan Dali'nin babası, merhum eşinin kız kardeşiyle evlendiğinde, bilinenin aksine Dali bu duruma içerlemedi. Zira teyzesine de oldukça düşkündü. Dali, Figueres Belediyesi Sanat Okulu'nda eğitim gördüğü dönemde Miguel Angel, El Greco, Velazquez, Leonardo, Goya ve hayran olduğu diğer ressamların makalelerinin yer aldığı 'Studium' dergisinde de çalıştı.

1922'de Madrid'e taşınıp, San Fernando School of Fine Arts'a kaydolan Dali, burada gerçekleştirdiği kübist çalışmalarıyla büyük ilgi gördü. Hayatı boyunca etkileneceği dadaist akımıyla da o yıllarda tanışan Dali, şair Federico García Lorca ve film yapımcısı Luis Bunuel'le yakın arkadaştı. Okulda onu sınava tabii tutacak yetenekte kimsenin olmadığını söylediği için yönetimle arası açılıp, final sınavlarından çok kısa bir süre önce okuldan atılan Dali, Basket of Bread isimli çalışmasında dehasını ortaya koymuştu. O yıl Paris'e ilk ziyaretini gerçekleştirdiğinde Pablo Picasso'yla tanışma fırsatı bulan Dali, ressamdan çok etkilendi ve bu etkilenimleri o dönemde yaptığı çalışmalarına da yansıdı.

Resimdeki yeteneği açtığı sergilerle tescillenen ve Barcelona'da büyük ilgi gören Dali, ilgilendiği akımları bazen tek tek bazen de tümünü kombine ederek resimlerinde kullanıyordu. Daha çok avantgard ve deneysel bir tarzı olsa da resim sanatının temelleriyle de ilgileniyordu. Gösterişli bıyığı Dali'nin karakteristiklerinden biri olmuştu, zira Dali fiziksel görünüşü itibariyle 17. yüzyıl İspanyasının en önemli ressamlarından biri olan Diego Velázquez'tan oldukça etkilenmişti. Günlük yaşamı; entelektüel bir söylemin ve lüks bir yaşamın çevresinde dönen ressamın, kadınlar pek ilgisini çekmiyordu. Ancak bu durum kısa bir süre sonra değişecekti.

1929'da film yapımcısı arkadaşı Luis Buñuel'le birlikte Un chien andalou isimli ilk gerçek üstü kısa film için ortak bir çalışma yürüttü. Aynı yıl sürrealist şair Paul Éluard'ın eski eşi Gala'yla tanışan Dali, onunla büyük bir aşk yaşamaya başladı ve o andan itibaren Gala; Dali için bir âşık, bir arkadaş, esin perisi ve resimleri için de model oldu. O yıllarda oldukça önemli profesyonel sergiler açan Dali, yaratıcılığıyla büyük övgü alıyordu. En önemli çalışmalarından biri olan The Persistence of Memory isimli tablosunu 1931'de tamamlayan Dali, 1929 yılından itibaren birlikte yaşadığı Gala'yla 1934'te dünya evine girdi. Tarihçi Alexandre Deulofeu'yla da o yıllarda tanıştı ve yakın arkadaş oldu. 30’lu yılların başında Paris’te katılmış olduğu sürrealist hareketten, kısa bir süre sonra dik başlılığı ve asi kişiliği nedeniyle dışlanan Dali, bu süre içinde kendisini sürrealizmin en büyük temsilcilerinden biri haline getirecek olan Büyük Mastürbasyoncu, Seksapel Görüntü ve Hüzünlü Oyun isimli eserlerine imza attı.

Yine 1934'te tablo alıp satan Julian Levy tarafından Amerika'ya tanıtılan ressam, New York'ta da bir sergi açtı. Birkaç İspanyol entelektüelle birlikte İspanyol Sivil Savaşı'ndan sonra başa geçen Francisco Franco'yu destekleyen Dali, sürrealist arkadaşlarınca küçük burjuvaya dönüşmekle suçlanır olmuştu. Bununla ilgili;
      
Beni Marksizm bir parça bile ilgilendirmiyordu. Politika bir kansere benziyordu.
açıklamasını yapan Dali, politik görüşüyle ilgili olarak daha önce de şunları söylemişti:
      
Her zaman anarşist ve aynı zamanda da monarşisttim. Her zaman burjuvaziye karşıydım ve hala da öyleyim. Gerçek kültürel devrim monarşist prensiplerin restoresiyle mümkündür.

1936'da Londra'da Stefan Zweig onu Sigmund Freud'a tanıttı ve aynı yıl New York Moma'da "Fantastic Art, Dada and Surrealism" sergisine katıldı. Sergiye dalgıç kıyafetleri içinde ve tasmalarından tuttuğu iki tazıyla gelmesi Dali'nin insanın gerçek bir düş dünyası yaratması ve bunu yaparken aklını denetim altında tutup iradesini bilinçli olarak bir süre askıya alması gerektiğiyle ilgili düşüncelerini de destekler nitelikteydi. Dali daha sonra Time dergisine kapak oldu.

İkinci Dünya Savaşı başlar başlamaz eşi Gala'yla birlikte Amerika'ya giden Dali, 8 yıl boyunca orda yaşayacaktı. 1942'de otobiyografisi The Secret Life of Salvador Dalí'yi yayınladı.

Virginia, Pebble Beach, California ve New York St. Regis Hotel'de geçirdikleri yıllardan sonra çift 1949'da yeniden İspanya'ya döndü. Dali, Andre Breton'ın sürrealizmin kırkıncı kutlama yılı için organize etiği Homage to Surrealism isimli sergide Joan Miro, Enrique Tábara ve Eugenio Granell'le birlikte resimlerini sergiledi. 40’lı yıllarda, Kızarmış Bacon ve Yumuşak Otoportre, Ekmek Sepeti, Atomik Leda ve Portlligat’lı Madonna gibi çok önemli yapıtlarını sanatseverlerle buluşturan Dali, döneminin en ünlü ressamlarından biri haline geldi. Ressam 1946'da Alfred Hitchcock'un Spellbound filminde bir dizi rüya sahnesi için sahne tasarımı da yaptı. O dönemin yıldızı yeni yeni parlamaya başlayan sanatçılarından Andy Warhol, Pop Art'ın ortaya çıkmasında Dali'nin büyük etkisi olduğunu açıkladı. Matematiğe ve fiziğe de büyük ilgisi olan sanatçı, çalışmalarında geometrik öğeleri de kullanıyordu.

1950’lerde, “Yansıtma ve Derinleşme Üzerine Paranoyak – Eleştiri” metodunu geliştiren ressamın eserlerinin büyük bir çoğunluğunun konusunu din, tarih ve fen bilimleri oluşturuyordu. Bu yıllar içerisinde Cristo de San Juan de la Cruz, Galatea de Las Esferas, Corpus Hipercubicus, Amerika’nın Kristof Kolomb Tarafından Keşfi ve Son Yemek gibi çok tanınan yapıtlarını verdi.

1960 yılında doğduğu yer olan Figueres'de en büyük projesi olan ve 1974 yılına kadar uğraş vereceği Dali Tiyatrosu ve Müzesi'ni kurmak için kollarını sıvayan Dali, ünlü lolipop markası Chupa Chups'un da logosunu hazırlamıştı. 1969 yılında yapılan eurovizyon şarkı yarışmasının tanıtımlarından ve sahne düzeninden de sorumlu olan ressam, Gerona'da Pubol Şatosu'nu satın aldı ve içini yenilemeye başladı.

60’lı yıllarda, Los Angeles (1964), New York Modern Sanatlar Müzesi (1966), Rótterdam (1974), Dalí Cleveland Müzesi (1971), París George Pompidou Merkezi (1979), Londra Tate Gallery (1980), Madrit Çağdaş Sanatlar İspanyol Müzesi (1983), Barselona Pedralbes Sarayı (1983) gibi dünyanın en büyük sanat merkezlerinde Dali’nin geniş çaplı antolojik sergileri sanatseverlerle buluştu.

Sadece resim sanatında değil güzel sanatların birçok alanında da yapıtlar veren Dali şaşırtıcı ve olağanüstü projeleri de hayata geçirdi. Ressam, bir smokini, içinde filtre bulunan likör kadehleriyle kaplayarak gerçekleştirdiği çalışmaya Afrodizyak Ceket adını vermişti. Daha sonra ahize yerine kabuklu hayvan kullandığı Istakoz Telefon’u icat etti. Çekmeceli Milo Venüs isimli eserinde ise ünlü heykeli çekmeceli gülünç bir mobilyaya dönüştüren Dali, memeler, göbek ve dizlerle mobilyanın kulplarını oluşturmuştu. Bu çalışma daha sonra mobilyacılık ve mücevhercilik alanında üretilen birçok lüks eşyaya da uygulandı. Breton tarafından Fransızcada dolar düşkünü anlamına gelen "Avida Dollars" anagramıyla sürekli olarak eleştirilen Dali, yapıtlarını bir meta olarak ortaya koyduğu için "Sanat için sanat" düşüncesini yıkmaya çalışmıştı. Amacı sanatın, hayatın her alanını doğrudan doğruya ilgilendiren bir yaşam biçimi olduğunu göstermekti.

Robert Descharnes ile birlikte Dantelacı Kadının ve Gergedanın İnanılmaz Öyküsü’nü yöneten Dali, 1978'de Yukarı Moğolistan’dan İzlenimler (Impressions de Haute Mongolie) adıyla deneysel bir de film çevirdi.

1982 yılında tek aşkı Gala'nın ölümünün ardından Dali büyük bir travma geçirdi ve sağlığı da gitgide bozulmaya başladı. 1984'te İspanya'daki şatosunda çıkan yangından sonra rahatsızlığı iyice artan Dali, son yıllarının bir kısmını Pubol'daki şatoda, bir kısmını da kendi kurduğu Tiyatro Müzesi'nin yanındaki Torre Galatea'daki özel odasında inzivada geçirdi. Salvador Dali 23 Ocak 1989'da Figueras hastanesinde, 84 yaşındayken hayata gözlerini yumdu ve Figueras'daki müzesine hâkim olan dev kubbenin altına gömüldü.

Dali tüm varlığını ve koleksiyonunu İspanya devletine bırakmıştı.

alıntı: http://www.biyografi.info/kisi/salvador-dali






« Son Düzenleme: 07/07/08 16 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #7 : 04/15/08 15 »
Leonardı Da Vinci
Mükemelliğin ve insan zekasının en son noktasının gelmiş geçmiş en büyük temsilcisi, çok yölü sanatçı,yüzyıllara damgasını vuran mucit, heykeltraş, mimar, mühendis, İtalyan Rönesansının en büyük ressamı...

İtalyan Rönesansının ve hümanizmin en büyük güçlerinden biri olan Leonardo Da Vinci, 1452 yılında ailesinin adını aldığı Vinci kasabasında doğdu. Babası avukat Ser Piero Antonio da Vinci, Leonardo'nun annesi soylu bir aileden gelmediği için onunla evlenemedi ve Leonardo evlilik dışı doğdu. Annesi Catarina sonradan başka bir erkekle evlendiği için Leonardo babasının evinde yetiştirildi.

Leonardo, ilk öğrenim yıllarında aritmetik ve geometride öğretmenlerini sorduğu sorularla şaşırtacak kadar çabuk ilerledi. Keskin zekası ve yetenekleri çok küçük yaşlarda bile dikkat çekiyordu. Müzikle de ilgileniyor ve oldukça iyi bir şekilde lut çalıyordu. Fakat çocukluk yıllarında en gözde uğraşı resimdi. Babası bu yeteneği farkedince, onu Flosansa'nın en önemli atölyelerinden birinin başında olan ve aslen bir kuyumcu ustası olan Andrea del Verroccio'nun eğitimine verdi. Burada Botticelli, Perugino, Lorenzo di Credi, Francesco di Simone, Botticini ve Biagio d'Antonio ile birlikte son derece kapsamlı bir sanat eğitimi aldı. Leonardo,1469 ile 1476 yılları arasında devam ettiği alışılmışın dışında bir eğitim veren 'politeknik labarutuvarından' çizim , mimari ve heykelin yanı sıra optik, botanik ve müzik alanlarında da temel bilgiler edindi. (Leonardo'nun ünlü Arno Manzarası, Müneccim Kralların Tapınması ve Aziz Hieronymus eskizi ile birkaç resim bu döneme aittir.) Veroccio'nun ''İsa'nın Vaftiz Edilmesi'' tablosundaki meleklerden birinini Leonardo'ya ait olduğu düşünülmektedir.

1472 yılının Haziran ayında adı Floransa'lı ressamlar loncasının defterine bağımsız bir ressam olarak Lyonardo di Ser Piero da Vinci diye geçti. 1482 yılına kadar ünlü ve zengin bir koruyucusu olmadan bağımsız olarak çalıştı. Sadece kendi seçtiği resim ve heykel konularını çalıştı ayrıca örneklerini doğadan alan ilk ressam oldu. Eski resim anlayışının biçim ve renk çalışmalarından oldukça ileri giderek ışık ve gölge etkilerinin ilk farkına varan ressam da o oldu. Rengin perspektifle değişkenliğini irdeledi. Fakat ışığın özelliklerini sadece görmekle yetinmedi, bilgiye karşı doymaz merakıyla gözün fiziksel yapısını inceledi, optik ve dalga hareketleri üzerine çalıştı. Bununla da yetinmeyen Leonardo, hayvan ve insan bedeninin yapısını inceledi ve adele hareketlerinin kurallarını araştırdı. İlk defa fizyoloji ve botanik'i inceleyerek bu bilimlere de öncülük yaptığını da eklersek onun ne kadar çok yönlü bir zeka olduğu anlaşılabilir.

1482 yılında Leonardo, Milano'ya gitti. O sıralar Milano'yu Ludovico Sforza yönetiyordu. Leonardo ona ilgi çekici bir mektup yazarak hizmette bulunmayı teklif etti. Askerlik ve savaş yönetiminde kendi buluşu olan dokuz yeni fikir ileri sürdü ve onuncu fikrini de şöyle özetledi; ''10. Barış zamanında, mimarlıkta, binalar kurmakta ve su yolları yapımında ustalara eriştim. Mermer bronz ya da tuğladan heykeller yontabilirim. Resim yapmak ise , mesleğimdir; bunu mesleğini yerine getiren herhangi bir adamın becerdiği kadar becerebilirim. Ayrıca, babanızın anısını ölümsüzleştirecek bir anıt yapabilirim.''

Leonardo Milano'ya giderken at başı büyüklüğündeki lutunu da yanında götürmüş, Dükün önünde çaldığı zaman bütün müzisyenleri altetmişti. Ayrıca zamanını en iyi hazırlıksız şiir söyleyicisiydi. Dük bu genç Floransalı ressamın çekiciliğine hemen kapıldı ve teklifini kabul etti. Böylece onun on yedi yıl Milano'eda yaşayıp çalışmasını sağladı.

Dehasını çeşitli çalışmalarıyla ortaya koydu. Ludovico da onun kişiliğini sanatı kadar iyi değerlendirebilmesini bildi. Leonardo bütün saray eğlence ve gösterilerinin de başındaydı. Hicivler, alegoriler ve şarkılar yazıyor ve ayrıca kendi görevleriyle de uğraşıyordu. Bu yoğun çalışma temposunu kendine has bir uyuma düzeniyle gerçekleştirebiliyordu. Günün her saatinde yalnızca 15 dakika uyuyarak verimli bir çalışma sistemi geliştirmişti. 1485 'de Milano'da görülen bir salgın, Leonardo'ya şehri bir sağlık düzeniyle yeniden kurma fikrini verdi. Planları hazırladı ve Ludovico'ya sundu. Ertesi yıl Milano katedrali için planlar hazırladı. Bu arada geometri, astronomi, enerji ve lut yapımı üzerinde çalışıyor, boş zamanlarında da Francesco Sforza'nın at üzerindeki heykelinin modelini hazırlıyordu. Yıllarca süren çalışmanın sonunda 80 metrelik heykeli tamamladı ve Milano'da sergiledi. Fakat bu dev heykelin bronzdan dökümü yapılamamıştı ve altı yıl sonra da Milano Fransızların saldırısına uğradığında okların hedefi oldu ve yıkıldı.

Leonardo Da Vinci , 1494 yılında Lombardiya ovasını baştan başa kaplayacak su yolları şebekesinin planlarını hazırladı ve şimşek ve fırtına üzerine gözlemler yaptı. Ressam Leonardo ise ''Madonna'' resmini bitirmiş ve aynı yıl resimlerinin en ünlüsü ''Son Yemek'' tablosuna başlamıştı. Bu resim Santa Maria delle Grazie manastırının duvarına yapılmıştı, fakat tempera boyası sıvaya, sıva da duvara uymamıştı, kısa zamanda parça parça dökülmeye ve bozulmaya başladı. Son Yemek adlı tablo, bozulmuş durumuna rağmen dünyanın en büyük eserlerinden biridir. Rönesansın kusursuzluğa ulaşan ilk baş eseri ve bütün çağların resim tarihinde en mükemmel kompozisyon diye tanımlanan bu eser, kusursuz tekniği ile ancak yaratıcısının esin kaynağıyla boy ölçüşebilir. Leonardo'nun Milano döneminde aralarında ''Kayaların Bakiresi'' adlı tablosunun da olduğu sayısız iç süsleme ve portre çalışması vardır.

Ludovico düklükten çekilince, Leonardo 1499 yılı sonunda Milano'dan ayrılarak Venedik'e gitti. Venedik'te Düşes Isabella Gonzaga onu son derece iyi karşıladı. Düşesin tebeşirle bir portresini yapan Leonardo, bunu sonradan bir tablo haline getireceğine söz verdi fakat bilim Leonardo'yu gittikçe daha büyük bir güçle kendine çekiyordu ve vaktinin çok büyük bir bölümünü matematiğe ve mühendisliğe ayırıyordu. Leonardo'nun mimari ve askeri mühendisliğe ilgisi, gezilerini ve etkinliklerini de belirlemişti. Savaş makineleri, toplar, nakliye ve kuşatma gereçlerine dair bilgisini dükalığın düşmesinden sonra, Cumhuriyetin askeri danışmanı sıfatıyla Venedik'e gittiğinde pratiğe dökme fırsatı buldu. Leonardo askeri mühendis olarak, Brunelleschi, Taccola, Francesco di Gorgio ve Valturio'nun kavramlarını geliştirdi. Ateşli silahların ortaya çıkmasından sonra karada ve denizde kullanılanılabilecek silahlar tasarladı ve balistik deneylerle bu silahların etkilerini gözler önüne serdi. Leonardo'nun diğer askeri tasarımları arasında çok namlulu toplar, fırlatma mekanizmaları ve patlayıcılar da sayılabilir. Ayrıca bugün kullandığımız haliyle makasın tasarımcısı da Leonardo'dur.

1500 yılının Nisan ayında Flosansa'ya doğru yola çıktı. Şimdi de coğrafyaya ilgi duymaya başlamıştı, Hazar Denizi'ndeki med ve cezir üzerine araştırmalar yapıyor, yazılar yazıyordu. Aynı zamanda Arno Nehri'nin kanalize edilmesi için planlar hazırlıyor ve diğer yol ve köprü yapımı projeleri üzerine çalışıyordu. Hatta bu tasarımlarının arasında 1502'de Osmanlı Padişahı II. Bayezid'e sunduğu ve Haliç için tasarladığı bir köprü de bulunur. Fakat kabul görmedi. -Bu tasarım daha sonra 2001 yılında Norveç'te yapıldı.- Bu dönemde Soderini Leonardo'ya yontması için bir mermer blok teklif etti, fakat buna ayıracak zamanı olmadığından teklifi geri çevirdi. Bu mermer daha sonra Leonardo'nun çağdaşı olan Michelangelo'ya Davut heykelini yapması için verilmiştir.

Michelangelo, Leonardo'yu sevmezdi. Bir gün yolda karşılaştıklarında, Michelangelo ona '' At ressamı! Bir heykeli bile bronza dökemeyip utanç içinde kaldın.'' diye bağırdığı rivayet edilir.

1502 yılında Cesare Borgia'nın hizmetine giren Leonardo, bütün orta İtalya'yı baş mühendis sıfatıyla dolaştı ve bu yolculukları sırasında yaptığı kusursuz ve ayrıntılı altı harita bugün Windsor Saray Kitaplığı'nda saklanmaktadır. Kısa bir süre sonra Floransa'ya dönen Leonardo, Floransalı bir soylunun sarayının toplantı odası için savaş resmi taslağı hazırlamakla görevlendirildi. Leonardo'nun değişiyle hayvanca bir çılgınlık olan bu savaş resmi bütün ressamların hayranlığını ve övgüsünü kazandı. Leonardo'nun Raphael gibi genç sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiler büyük ve kalıcı oldu. Bu dönemde Leonardo, ünlü resmi ''Mona Lisa'' üzerinde çalışıyordu. 1506 yılında tamamlanan bu resimdeki kadın portresi, gülümsemesi, garipliği ve anlamının güçlülüğüyle ün salmıştır.

Aynı yıl bir kere daha Milano'ya gitti ve ünü ordan Fransa'ya kadar ulaşana dek orda kaldı. 1514 yılında Fransa kralı I. Fransuva'nın teklifini kabul ederek Ambois yakınındaki Cloux şatosuna yerleşti. Öldüğü 1519 tarihine kadar da burada yaşadı.

Olağanüstü resim ve heykellerinden başka not defterlerindeki yazıları ve taslaklarıyla yüzyılların en büyük insanı ve en yüce zekası sıfatını hakeden Leonardo, ta o çağlarda bir uçak taslağı çizmiş, buharın kullanılışını da inceleyip, bir buhar topu ve gemilere çark şemaları da çizmiştir.

Hidrolik biliminin yaratıcısı ve resim çekiminde karanlık odanın bulucusudur. Suyun molekül yapısı, ses ve ışık dalgaları üzerine geniş bilgisi olan Leonardo, çiçek ve filiz yapısı ve düzeni konusunda da çalışan ilk kişidir.

alıntı: http://www.biyografi.info/kisi/leonardo-da-vinci







Leonardo da Vinci’nin esrarengiz Mona Lisa tablosunun gizemi ‘çözüldü’. Amsterdam Üniversitesi ve Illinois Üniversitesi’nden bilim adamları tarafından geliştirilen ‘duygu tanımlama yazılımı’ sayesinde Mona Lisa’nın gülüşünün arkasındaki gizemin çözüldüğü iddia ediliyor.

Fransa’nın başkenti Paris’te, Louvre Müzesinde sergilenen Leonardo da Vinci’nin ünlü eseri Mona Lisa, bazı tarihçilere göre 1503 ile 1506 yılları arasında bir zamanda yapıldı. Tablodaki kadının ne düşündüğü ve nasıl bir ruh halinde olduğu yıllarca pek çok kişi tarafından tartışıldı durdu.

Mona Lisa’nın kafa karıştırıcı ifadesi, bazılarına göre mutluluğu, bazılarına göre ise mutsuzluğu temsil ediyor. Amsterdam Üniversitesi ve Illinois Üniversitesi’nden bilim adamları tarafından geliştirilen ‘duygu tanımlama yazılımı’ sayesinde artık bu gizem çözülmüş bulunuyor.

Yazılım, çeşitli hesaplamaların ardından, Mona Lisa’nın ifadesinin, aslında mutluluk ve Leonardo da Vinci’nin karşısında oturarak kendisini resmetmesinden kaynaklanan utangaçlığın bir karışımı olduğu sonucuna vardı.

Yazılım elde ettiği verilere dayanarak istatistik sonuçlar da verdi. Buna göre Mona Lisa’nın ifadesi; yüzde 83 mutluluk, yüzde 9 rahatsızlık, yüzde 6 korku ve yüzde 2 oranında öfkeden oluşuyor.

alıntı: Hürriyet
« Son Düzenleme: 07/07/08 16 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #8 : 04/15/08 15 »
PICASSO
İspanyol ressam. Gerçek adı Pablo Ruiz Picasso'dur. Picasso tanınan en üretken sanatçı ve 20. yüzyılın en önemli ressamlarından biridir. Guiness Rekorlar Kitabı'na göre, toplam 13,500 resim, 100,000 baskı, 34,000 kitap resmi ve 300 heykel ve birçok seramik ve çizim üretmiştir. 1973 yılında eserlerinin toplam değerinin 750 milyon dolar olabileceği tahmin edilmiştir. Sanat dünyasında çığır açan Kübizm akımının Georges Braque’la birlikte öncüsüdür.

25 Ekim 1881’de Málaga, İspanya’da dünyaya geldi. İspanya’nın önemli sanat enstitülerinde öğretmenlik yapan ve bir müzede küratör olarak çalışan Jose Ruiz Blasca ile İtalyan asıllı Maria Picasso Lopez’in ilk çocuklarıydı. Doğduğu gün ölümle ilk kez burun buruna gelen Picasso’nun ebesi onun öldüğünü düşünüp tüm özenini annesine yöneltmiş, ancak doktor olan amcası Don Salvador’un soğukkanlılığıyla Picasso son anda kurtulmuştu. 1884 yılında kız kardeşi Dolores ve 1887’de Concepcion doğdu. Picasso sanata düşkün bir aileden geliyordu. Zira anne ve baba tarafında da ressam akrabaları vardı. Resimle ilgili büyük yeteneği çok küçük yaşlarında ortaya çıkan Picasso’nun söylediği ilk sözcük İspanyolca kalem anlamına gelen Lapiz’in kısaltılmışı “Piz” olmuştu. Zira kâğıt ve kalemle olan ilişkisi o yıllarda başlamıştı. İlk eğitimini babasından alan Picasso, sonrasında Academia de San Fernando’ya devam etmişti. Yaşamının ilk on yılını doğduğu kasaba Malaga’da geçiren Picasso’nun ailesi geçim sıkıntısı çekiyordu. Ancak babasının İspanya’nın kuzeyinden daha iyi ücretle yeni bir iş teklifi alması üzerine dört yıl geçirecekleri Atlantik kıyısındaki eyalet merkezine taşındılar. 1894 yılında kız kardeşi Concepcion’ın difteri sebebiyle hayatını kaybetmesi Picasso’nun yaşam ve sanat üzerine fikirlerini önemli ölçüde etkileyecekti.

Sanat konusunda başlangıçta babasını örnek alan Picasso, 13 yaşına geldiğinde çalışmalarıyla herkesi kendine hayran bırakan bir ressam olmuştu. Babası Jose Ruiz Blasca, Picasso’nun yaptığı güvercin resminden o kadar etkilenmişti ki tüm gereçlerini oğluna vererek onun artık olgun bir sanatçı olduğunu kabul etmiş ve bir daha hiç resim yapmamıştı.

1895 yılının ilk aylarında Ruiz Blasco ailesi Barselona’ya taşındı ve Picasso doğru dürüst eğitim görmemesine rağmen 14 yaşında tanınmış bir sanat okulu olan Llotja Sanat Enstitüsü’ne kabul edilmeyi başarmıştı. Disipline olan tahammülsüzlüğü ve desen egzersizleri üzerindeki titizliği okul hayatının en belirgin özellikleriydi. Barselona’da geçirdiği yıllarda yaratıcı fikirlerle dolup taşan Picasso o dönemde modernistlerle ve zengin burjuva aileleriyle tanıştı ve resim dilinin gelişiminde önemli rol oynayacak olan Carles Casogemos ile arkadaş oldu. Çıraklık döneminin sona ermesinden çok önce Barselona’nın en tanınmış ressamları arasına giren Picasso’nun, Barselona’da o güne dek gerçekleştirilen en önemli sergide ilk büyük boyutlu yağlı boya tablosu sergilendi. 1897’de Malaga’da geçirilen bir yaz tatilinin ardından Picasso, Madrid’deki yeni atölyesine taşındı ve İspanya’nın en tanınmış sanat okullarından birine girdi. Önceleri geçmişin usta ressamlarını kopya edip onların biçemlerini kullanan ressam, daha sonra bu resimlerden ilham alıp kendi stilini oluşturmaya başladı.

1900’de ilk kişisel sergisini Galeri Volland’da açan ve Paris’e ilk ziyaretini gerçekleştiren ressam, yakın arkadaşı Carlos Casagemas’ın intiharıyla yepyeni bir döneme girdi. Yaşadıklarını mavi renk temasıyla eserlerine yansıttığı bu döneme Mavi Dönem adını veren Picasso, yaşlılık, fakirlik ve ölüm konuları üzerine eğilmişti. Dama en Eden Concert (1903), La Vida (1903), Las dos hermanas (1904) gibi tabloları o dönemin bir ürünüydü. Mavi döneminde resimlerinde hüzün ve melankoli egemendi. Aslında gökyüzünün rengi olan mavi çocukluğundan itibaren Picasso’nun en sevdiği renk olmuştu ve bu rengi, ilk dönem resimlerinde güçlü duyguları ve hüznü ifade edebilmek için kullandı. Picasso bu dönemde ayrıca ilk heykellerini de yaptı. Çağın en büyük sanatçılarından biri olan Rodin' in yapıtlarını görmesi onun yaşamına yeni bir boyut kazandırmış ve plastik çalışmalara başlamıştı. Bu periyodun en öne çıkan çalışması bugün Cleveland's Museum of Art'ta sergilenen "La Vie" (1903)'ydi. Mavi Dönem 1901-1903 yılları arasındaydı.

1904’te Paris’e yerleşen Picasso, ona Fransızca öğretecek olan gazeteci ve şair Max Jacob’la birlikte yaşıyordu ve daha sonra evleneceği Fernande Olivier'le tanışması da o günlere rastlıyordu. Paris günleri Picasso’nun yeni başlayan döneminin de habercisi niteliğindeydi. Mavi Dönem’den sonra yine bir temel rengi ağırlıklı olarak kullandığı ve resmin ruhunu ortaya çıkaran yeni dönem gelmişti: Pembe Dönem. Renkten çok çizgi ve desen kullanımına önem vermeye başlayan Picasso’nun kompozisyon tercihi daha estetikçi bir durum aldı ve tercih ettiği renkler gri-pembe aşı boyası ve kahverengi ağırlıklıydı. Desenlerinde cambaz ve soytarı figürlerine giderek daha sık rastlanmaya başlanan ressamın bu dönem çalışmalarında hüzün duygusu biraz daha hafiflemişti. Sirk insanları, palyaçolar yeni kahramanlarıydı. Dönemin en önemli eserlerinden biri, Washington'daki The National Gallery'de sergilenen "Family of Saltimbanques"(1905)'ti. Pembe Dönem’e ait diğer çalışmalardan bazıları ise "Lady with a Fan"(1905), "Harlequin Family"(1905), "Woman with Loaves"du.(1906) Bu dönemde kullandığı figürlerin yalın ve köşeli düzenlenişi Kübizm’in doğuşunun habercisi niteliğindeydi.

Picasso’nun çalışmaları 1905 yılından itibaren klasik bir hava kazanmaya başlamıştı. Aynı dönemde yaşayan Henri Matisse'den ve Henri Rousseau'dan çok etkilenen ressamın Kübizm yolculuğu da o dönemde start aldı. Ayrıca 1906 yılı sonlarında Picasso artık yalnızca resim ve desen alanında değil, heykel ve gravürde de tanınmaya başlamıştı.

Bu dönem, Picasso'nun resimlerini sadece çok yakın dostlarından başka kimselere göstermediği dönemdi ve ilk Kübist resimlerini tamamlayana kadar durum bu şekilde devam etti. Ressam düz alanda üç boyutlu formları birbirinin üzerine gelecek şekilde kullanmaya, insan anatomisini göründüğünden farklı işlemeye başlamıştı. Picasso, yakın arkadaşı Georges Braque’la birlikte 1907 yılında başlayan ve sanat tarihinde yepyeni bir çığır açan Kübizm Akımı’nı başlattı. Picasso’nun Kübist sanat anlayışının ilk örneği ise aynı yıl tamamladığı Avignonlu Kızlar isimli tablosuydu. Bu dönemde yaptığı resimlerin en ünlüleri Pipo İçen Adam (1911) , kolaj tekniğiyle yaptığı Bambu Sandelyeli Natürmort (1912) ve bir karakalem çalışması olan Şişe, Bardak ve Keman’dı. Georges Braque’la aynı akım üzerine resmettikleri çalışmalar birbirine benzediği için eserlerini birbirinden ayırmak zor oluyordu. Kübist tabloların genel özelliği, geometri ve geometrik şekillerin kullanılmasıydı ve resmedilen nesneler geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirilmiş veya geometrik şekillere bölünmüştü. Kübizmin bir diğer özelliği de uzaydaki üç boyutlu bir cismi iki boyutlu yüzeye aktarma çabasıydı ve Picasso bu amaçla şekilleri yanal yüzeylerine bölüştürüp her birini iki boyutlu yüzeyde göstermeye çalışıyordu. Yine bu nedenden portrelerindeki insanlar hem profilden hem de cepheden görülmekteydi. 1910 yılından itibaren Picasso ve Braque Kübizm akımını yeni bir boyuta taşımaya başlamışlardı. Bu ilk aşama objelerin parçalarına ayrıldığı "Analitik Kübizm" olarak bilinmekteydi. Burada amaç objeyi taklit etmekten çok onun gerçeğini yansıtmaktı ve dönemin önemli eserleri şu şekildeydi: "The Guitar Player"(1910), "Portrait of Ambroise Vollard"(1910), "Accordionist"(1911), "Aficionado"(1912). 1912 yılında ise Picasso ve Braque ortaklığında Kübizm akımı, bir başka basamağına geçti: "Sentetik Kübizm". Gerçek dünyayı tuvale aktarmak anlamında uç noktada değerlendirilen bu basamakta, küçük parçalar önemli yer tutmaktaydı. Ressamın Sentetik Kübizm döneminde ortaya çıkan çalışmalarından bazıları "Guitar and Violin"(1912), "Glass and Bottle of Suze"(1912), "Clarinet and Violin"(1913) ve "The Italian Girl"dü. (1917)

Birinci Dünya Savaşı döneminde Braque’la ortaklığı sona eren Picasso, savaş sonrasında toplumsal çözülmeyi ve teknolojik terörün yarattığı dehşeti resimlerine yansıtmaya başladı ve klasik çizgisine geri döndü. Jean Cocteau ile beraber Roma'da kaldığı bu yıllarda sahne dekoratörü olarak çalışmaya da başlayan Picasso, dansçı Olga Kokhlova'yla tanıştıktan çok kısa bir süre sonra yeniden dünya evine girdi. Oğlu Paulo’yla birlikte eşinin birçok portresini de yapan Picasso 30’lu yıllarda sürrealizmden etkilenmeye başlamıştı.

1927 Ocağında Marie-Therese'yla tanışan ve aşık olan Picasso, eşi Olga’yla anlaşamıyordu. Therese’nin sayısız resmini yapan ressam bu ilişkisini yıllarca sürdürdü. Olga ile geçimsizlikleri artık dayanılmaz bir noktaya ulaştı ve o dönem hamile kalan sevgilisi Marie-Therese’den Maya isminde bir çocuğu oldu. Ancak ondan bir türlü ayrılmak istemeyen Olga yüzünden sinirleri bozuk olan Picasso, kolay kolay işe yoğunlaşamamaktaydı. Bir mektubunda: “Bu hayatımın en kötü dönemi.” diye not düşen ressam herkesten uzaklaşarak şiir yazmaya başladı.

1931 yılında Paris yakınlarında bir konak satın alan Picasso arkadaşları Louis Fort ve Gonzales' in teşviki ile gravür ve heykel atölyesi kurdu.

27 Nisan 1937 yılında Almanların saldırısıyla bombalanan Guernica kasabasının durumu ressamı çok etkilemişti. Picasso bu olaydan sonra tamamladığı eserine Guernica adını verdi. Konuyla ilgili olarak ilginç bir olay da gelişmişti. Zira Picasso atölyesinde Guernica’yı tamamlamak üzereyken Alman bir komutan içeri girmiş, tabloya uzun süre baktıktan sonra Picasso’ya bu resmi siz mi yaptınız diye sormuştu. Bunun üzerine ünlü ressamın cevabı: “Hayır, siz yaptınız.” olmuştu. Guernica, Picasso'nun en ünlü eseri olarak değerlendirildi. İspanya İç Savaşı sırasındaki Alman bombardımanını sembolize eden bu büyük tablo, savaşın insanlık dışı, umutsuz ve alçakça tarafını yansıtıyordu. Uzun yıllar New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nde kalan tablo Picasso’nun isteği üzerine ülkesi İspanya’da sergilenmedi. Zira Picasso, İspanya'da uygulanan demokrasiden memnun değildi. Tablo ancak 1981 yılında kendi topraklarına geri dönerek Cason del Buen Retiro'da sergilenmeye başlamıştı. Madrid'de 1992 yılında Reina Sofia Museum açıldığında ise "Guernica" bu büyük müzenin en önemli parçası olarak şimdiki yerini aldı.Picasso'nun bu dönemde ortaya çıkardığı en önemli eserlerinden bazıları "Woman-Flower"(1946), "Portrait de Sylvette"(1954) ve "Don Quixote"tu.(1955)

Hayatı boyunca savaşa karşı olan fakat hep savaşla yaşamak zorunda kalan Picasso’nun yakın arkadaşlarından Max Jacob, 1944 yılında Almanlar tarafından götürüldüğü Yahudi toplama kampında öldürüldü. 1945 sonbaharında iki yıldır tanıdığı ressam Françoise Gilot ile yaşamaya başlayan Picasso, Güney Fransa’ya yerleşerek sevgilisi Françoise' in sayısız portresini yaptı.

1949 yılında ressamdan üyesi olduğu Komünist Parti tarafından Paris' te düzenlenen Barış Kongresi için bir afiş yapması istendiğinde Picasso bugün barışın simgesi olan güvercin resmini yaptı ve çalışması Avrupa' nın bütün kentlerinde duvarları kapladı. Claude’dan sonra Françoise Gilot’tan doğan ikinci çocuğunun ismini de İspanyolcada güvercin anlamına gelen Paloma koyan Picasso, 1956 yılında Macaristan' ın Sovyetler tarafından işgaline kadar politik faaliyetlerine devam etti. Oldukça üretken olan Picasso, 1948' den beri yaşadığı Vallauris' te seramik ve çömlekçiliğe merak sararak bu alanda çok yaratıcı eserler ortaya koydu. 70 yaşında olmasına rağmen, mutlu, canlı ve enerjik olan ressam, Françoise’in iki çocuğunu alarak ondan ayrılmasından sonra eski depresif günlerine geri döndü. Kendisini bir sinema yıldızı gibi izleyen gazetecilerden bunalan ressam yeni sevgilisi Jacqueline Roque' la Cannes sırtlarında denize bakan “La Californie” adlı villasında gözlerden uzak bir yaşam sürmeye başlayıp sadece yakın arkadaşları ile görüşmeye başladı.

14 Mart 1961 tarihinde Jacquelin Roque ile evlenerek Cannes' e sekiz kilometre uzaklıkta küçük bir kasaba olan Mougins yakınlarındaki bir tepedeki çiftliğe yerleşti.

1 Mayıs 1970' de son yıllarda yapmış olduğu resimleri Avignon' daki “Papalar Sarayı” nda sergilenen ressam, dostu Jaime Sabarte' nin yardımları ile Barselona' da açılan Picasso Müzesi'ne gençlik yıllarında yaptığı tüm eserlerini hediye etti.

Yapıtlarıyla, yaşarken ölümsüzlük mertebesine ulaşan ressam, 8 Nisan 1973'te hayata gözlerini yumdu. Yaşamının son yirmi yılında kariyerinin en üretken dönemini geçiren Picasso, hiç kuşkusuz 20. Yüzyılın en önemli sanatçılarındandır. Picasso’nun fırtınalı aşklarını ve sanatçı kişiliğini gözler önüne seren "Surviving Picasso" filminde ressamı ünlü oyuncu Anthony Hopkins canlandırdı. Portresini çekme şansına erişen Ara Güler'e ise bir resmini hediye ettiği söylenmektedir.

alıntı: http://www.biyografi.info/kisi/pablo-picasso










« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #9 : 04/15/08 15 »
Tintoretto
Tintoretto'nun meslek yaşamındaki en çarpıcı yan, popülerliğine, ününe eşlik eden alçakgönüllülüğü ve cömertliğidir. Veronese veya Tiziano kadar kültürlü olmamakla birlikte, entelektüel yaşamın hiç de yabancısı değildir: dostları arasında yazar Aretmo, besteci ve kuramcı Zarlino gibi isimler sayılabilir. Bazen yeteneğini sonuna kadar kullandığı çok sayıda portre çalışmasının yanı sıra, özelikle, Venedik'teki çeşitli hayır kurumları için dini konulu resimler gerçekleştirmiş olan sanatçının; hayatı eserlerinin hikâyesiyle iç içe geçmiştir.

Gençlik yılları
Orta halli bir aileden gelen Tintoretto anlaşıldığı kadarıyla ünlü ustalarından ders almıştır. Bazıları ilk önce Venedikli, Giritli ressamların yanında çalıştığını düşünürler; altın rengi ışık çarpmalarına ve belirgin ışık-gölge karşıtlıklarına olan düşkünlüğü bu eğitimin mirasıdır. Birkaç çağdaşının kendisine yakıştırdığı ünün ötesinde Tintoretto'nun oldukça sade bir yaşam sürdüğü sanılır.

Tintoretto'ya mal edilen ilk eser 1537 tarihli Girolamo Marcello ile Birlikte Kutsal Aile�dir. Günümüze ulaşabilen 150 kadar deseninde tanıklık ettiği gibi, Tintoretto, coşkuyla kopya ettiği Michelangelo'dan derinden etkilendi. Sanatçının açıklamaktan çekinmediği bu etkinin belli belirsiz anıları etütlerinde olduğu kadar resimlerinde de uzun süre varlığını koruyacaktı. 1537 tarihli Kutsal Aile, bu bakımdan, Tintoretto'nun gerçekleştirdiği yeni ve şaşırtıcı alıntı-şiirsel yaratı karışımının çarpıcı bir örneğini oluşturur. Tuvalin sol tarafına, Meryem'in arkasına yerleştirilmiş olan Aziz Hieronimus, hem kültürel bir referans, hem de eseri geleneksel olanın dışına çıkaran güçlü bir şiirsel varlıktır. 1540 tarihli Kutsal Aile�de ise Michelangelo'nun Medici Madonnası'ndan net bir biçimde esinlenmiş olan bir Çocuklu Meryem görülür.

Tintoretto'nun aynı tarihlerde Mantova'ya bir yolculuk yaptığı ve oradaki Te Sarayı'nda Giulio Romano'nun fresklerini keşfettiği söylenir; cüretkâr kısaltımlara yılankavi çizgilere ve ışığı arkaya alarak giriştiği ışık oyunlarına da (Viyana Müzesi'nde bulunan 1545 tarihli Eski Ahit'ten Altı Sahne'de bunlara rastlanır) bu sırada merak saldığı sanılır. Serlio'nun tiyatro mimarisiyle ilgili eseri ise kesinlikle bu tarihte yayımlanır. Tintoretto mekânsal buluşlarla ilgilenmeye devam eder. Perspektifli küçük dekorlar yapar; bunların içine ışık etkilerini daha iyi inceleyebilmek amacıyla mumla aydınlattığı balmumundan yapılmış insan figürleri yerleştirir. Bununla birlikte, sanatçı, bilinen ilk eserlerinden biri olan Bilginlerin Arasındaki İsa'da (1542) ulaştığı çözümü, Serlio'yu okuduktan sonra bir kenara bırakmayacak Meryem'in Tapınağa Götürülüşü'nde (1552) ve belli ölçülerde Pilatus'un önünde Duran İsa'da (1566-1567) aynı yola başvuracaktır.

Tintoretto, kişilerini kompozisyonu mimari yapı veya aktörlerin düzeniyle vurgulanan merkezi bir eksene göre yerleştirir; bu bakışı doğrudan tablonun merkezine yönelten bir alttan görüşle pekiştirilen son derece belirgin bir derinlik yaratır. Tiyatroya özgü bir şiirsellik, çif te aydınlatma, geniş ve hüküm olunmuş bir mekân, 1547- 1548'de Köle Mucizesi'yle iyice parlayan Tintoretto'nun ilk imzalı eserine damgasını vurur.



Ressam, ayrıntılarda ve simgelerde halkın dine derin bağlılığını çağrıştıran bir gerçekçilik taşıyan Ayak Yıkama'dan (1547) itibaren bizi soldan sağa doğru tablonun konusuna (Aziz Petrus'un ayaklarını yıkamaya hazırlanan İsa) yönelten beden hareketlerini kesin bir yalınlık ve neredeyse yavaş, rahat bir ritimle düzenler. Gölge ve ışık alanlarının paralel almaşması, mimarisi ve tekrenkliliği tiyatro sahnesini çağrıştıran bir fonda çözülür gider.

Olgunluk dönemi

Tintoretto, Scuo della Trinita için (sonradan yerini Santa Maria della Salute almıştır) konularını Tekvin'den alan beş tuval gerçekleştirir. Sanatçının günümüze ulaşmış olan en ünlü iki tuvali Kabil ve Habil ile İlk Günah'tır (1550-1553). Çıplak Adem ve Havva figürleri, heykeli andıran özelliklerinin ötesinde, ışığın altında canlanırlar, gölgelerin hafifçe biçimlendirdiği diri tenlerden çevreye bir dinginlik yayılır; ancak bu, manzaraya gölgesi vuran hikayenin sondeyişiyle bağdaşmayan bir dinginliktir.

Çıplak temasının Tintoretto'nun eserinde önemli bir yeri vardır. Kadın çıplaklar, aralarında Suzanna ve İhtiyarlar'ın da(1556) bulunduğu bir dizi tuvalde parlak biçimlerde boy gösterir. Bu eserde Veronese'nin etkisi (bu etki daha Eski Ahit'den Altı Salı ne'de bile hissedilir) belli olur, ama tablonun bütününü aydınlatan anıtsal çıplağı ele alış tarzı, Tintoretto'ya özgüdür. Anın seçimi (Suzanna hiçbir şeyden kuşkulanmamaktadır) ışığın arılığı, suyun berraklığı, yalın ve yapmacıksız hareketler doğayla derin bir uyum ve anlık imgesini çağrıştırır. Sudan ve camdan aynaların sessizliği, güllerden oluşan siperin koruyuculuğu, sahneye bir mahremiyet havası verir; biri, yargıçlık görevine ve yaşına yakış mayan bir tavırla sürünerek ilerleyen iki ihtiyarın davetsiz konukluğu bu havayı daha da elle tutulur hale getirir.

Tintoretto'nun bundan kısa bir süre önce gerçekleştirdiği Venüs, Cupido ve Vulcanus (1553) adlı tuval ise nüyü, pencerelerin renkli camlarından süzülerek geçen ve bütün sahneyi altın sarısıyla yıkayan bir ışığın, daha soluk parlaklığıyla işler; mizahi bir anlayışla ele alınmış olan sahnede Cupido uyuyormuş gibi yapar, Mars ise bir sandığın altına gizlenmiştir. Bolluk taşan iç mekanın teklif sizliği, mitolojik hikayenin saygınlığını azaltır.

Veronese'nin ve Tiziano'nun belirgin etkileri ne olursa olsun, Tintoretto'nun dehası kendine özgü evreninde serpilip gelişir. Duruşlar, organlardaki burkulmalar, karşı eğriler, Aziz Andreas ve Aziz Hieronimus'ta (1553) olduğu gibi popüler bir tinselliğin ve tuhaf bir gücün hizmetindedir.

Sanatçı bir yandan da Azize Maria Magdalena (1583-1587) veya aynı yıllarda yaptığı Mısır dan Kaçış'ta önemli yer tutacak olan manzara resmiyle ilgilenmeye başlar. Manzara ikincil bir
rolü olan bir dekor fonu olmaktan çıkarak içinde kişilerin yer aldığı anlamlı ve simgesel bir bütün durumuna gelir. Ufak Maria Magdalena 4,25 m yüksekliğindeki tuvalin altıda birinden fazlasını işgal etmez: tıpkı tümüyle okumaya verdiği dikkati gibi manzara tarafından emilmiş gibidir. Dünyadan uzaklaşmasının işareti olan keşiş kulübesi, kökleri aydınlık ve ışıltılı kaynağa dalan, yeşil dallan gökyüzüne doğru yükselen ağaç (bunlar azizenin özleminin simgeleridir) tuvalin esasını oluşturur. Tintoretto'nun bundan yirmi yıl kadar önce, 1560'a doğru gerçekleştirdiği Canavarı Öldüren Aziz Georgius adlı manzara çalışması daha o tarihte paralel köşegenlerden oluşan bir yapıya göre düzenlenmiş şiirsel bir düş gücüne sahiptir; aynı güç Tintoretto'nun İlk Günah'tan (1550-1558) Aziz Petrus'un Keşfi'ne (1555-1556) veya Merkür ve Üç Güzeller'e (1557-1578) kadar uzanan çeşidi eserlerinde mevcuttur.

Büyük siparişler

Tintoretto 1555 yılına kadar esas olarak Venedik kiliseleri için dini konulu tuvaller yapar. Bu tarihte Dukalar Sarayı'nın Büyük Konsey Salonu için büyük bir tuval hazırlamak üzere kendisine para ödenir (1562'de tamamlanacak olan bu tuval 1577'deki yangında yok olacaktır). Bu siparişler, Tintoretto'yu Venedikli resssamlar arasında birinci sıraya yerleştirecek olan bir dizi çalışmanın başlangıcını oluşturur. Sanatçı 1562'de Scuola di San Marco için Aziz Markos'un mucizeleri üstüne bir diziye başlar- Ertesi yıl Veronese'nin ve Sansovino'nun yanında San Marco Bazilikası'na mozaikçi seçmekle görevli bir jüride yer alır. Bu mozaikçilere bizzat resim taslakları sağlayacaktır.

1564'te, Tintoretto'nun kurnazlığını ve cüretini kullandığı bir yarışmanın sonucunda San Rocco Derneği, Albergo'nun salonu için sanatçının oval bir yağlıboya resmini kabul eder. Aziz Roch'un Şöleni adlı bu çalışmanın ardından Çarmıha Geriliş gelir. Aynı demek 1574'te Scuola'nın üst salonunun tavanı için yeni bir bezeme yaptırmaya karar verir. Tintoretto bunun üzerine tuhaf bir hayal gücüne sahip olan Tunçtan Yılanın Dikilmesi'ni gerçekleştirir; bu dizi Kayadan Su Fışkırtan Musa ve Kudrethelvasının Toplanması ile tamamlanacaktır. Tintoretto önemli bir atölyenin başında olmasına rağmen 1579'da, siparişine cevap bekleyen
Mantova dükünü aylarca bekletir ve ertesi yıl doğduğu şehre giderek Gonzaga Çevrimi dizisini yerine yerleştirir. Daha sonra bir yandan Dukalar için çalışmayı sürdürürken İspanya kralı II. Felipe için Son Yargı'yı gerçekleştirir.

Tintoretto'nun 1577-1578 arasında Dukalar Sarayı'nın kare biçimli atriumu için yaptığı dört tuval, sanatçının yaratıcı yeteneğinin ve sanatının özgün bir yanını ortaya koyar. Konularını mitolojiden alan bu tuvallerin yorumu konusunda hâlâ tartışma var dın Merkür ve Üç Güzeller, Merkür Tarafından Kovulan Mars, Bacchus ve Ariadne ve Vulcanus'un Demirhanesi adlı bu eserlerde, dört doğa öğesinin ve dört mevsimin 1578'deki sipariş belgesinde belirtilen ifadeyle örtüştüğü görülür: Devletin birliği ve dirliği. İtalyan Rönesansı'nın Ortaçağ geleneğinden olduğu kadar Latince metinlerden de yararlanan çok güçlü bir Yeniplatoncu akım tarafından beslendiği bilinir; ama Tintoretto'nun dostu ve hayranı olan Aretino kendisini bu akıma kaptırmaz ve Michelangelo'nun Son Yargı'sıyla ilgili olarak şunları yazar: "Eğer Michelangelo resimlerinin yalnızca bir avuç bilgin tarafından anlaşılmasını arzu ediyorsa, bunları onlara bırakmak zorundayım, çünkü ben kesinlikle onlardan biri değilim." Aretino, belirli bir topluluk üyelerinden başkasının anlayamayacağı bu kapalı, karanlık sanatı eleştirirken, hem pagan mitleri sığındığı yerden çıkarır hem de yaman bir hasım olarak karanlıkçılığın karşısına dikilir.

Tintoretto'nun incelmiş deseni, daha zengin ve daha yumuşak bir teknikle verdiği bedenlerin kösnülüğü, ışık dinamizmi, olgunluk evresine ulaşmış biçimsel bir anlayışa göre gelişen bir kompozisyona hizmet eder. Sanatçının l580'lerden itibaren çok sayıda yardımcısının olması, ustanın gerçek katkısının değerlendirilmesini güçleştirir: Cennet adlı eserin, Louvre Müzesi'nde bulunan sanatçıya ait modeli ile Dukalar Sarayı'ndaki benzer tuvalin karşılaştırılması, söz konusu sorunu gözler önüne serer.



Orta halli bir aileden gelen, dengi sanatçılar tarafından kabul edilen 1566'da Palladio, Salviati ve Tiziano ile birlikte Floransa Akademisi'ne seçilir. Tintoretto, uzun meslek yaşamı boyunca (l594'te, yetmiş altı yaşındayken ölür) zafere doymak bilmeyen meslektaşlarına karşı hep cömertçe davranmıştır. Hayatındaki her şey "yalnızlığa tutkun", "korkunç bir ressam" olduğu yolundaki kötü rivayeti yalanlar.

alıntı: http://www.felsefeekibi.com/sanat/isimler/isimler_alfabetik_tintoretto.html









meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #10 : 04/15/08 15 »
Michelangelo
Michelangelo Buonnarroti ya da Michelangelo, İtalyan Rönesansının devlerinden biri, resim ,şiir, mimari ve heykeldeki üstün yeteneğiyle tarihin dört ruhlu adam ünvanını verdiği, ünlü Davut heykelinin yaratıcısı...

Michelangelo, 6 Mart 1475'te Caprese kasabasında doğdu. Soylu bir aileden gelen babası Ludovici Bounnarroti kasabanın belediye başkanıydı. Fakat Michelangelo'nun doğduğu yıl, babasının başkanlık görevi sona erdirildi ve yoksullaşan aile Floransa'ya taşındı. Burada bir taş işçisinin karısının bakıcılığına verilen Michelangelo, yıllar sonra bunun üzerine,'' Dadımın göğsünden sütüyle birlikte keskiyi ve tokmağı da emdim.'' diyecektir.

Çocukluğunda Michelangelo'ya sıkı bir eğitim verildi, fakat çocuğun sanata olan merakı babasının engellemelerine rağmen giderek büyüdü. En sonunda 1488 yılında Ghirlandaio diye bilinen Dominico ile David Currado'nun yanına çırak olarak verilen Michelangelo, resim yeteneğiyle kısa sürede farkedildi. On üç yaşındayken bile Michelangelo, doğayı gözlemlemeden, düşlerinin doğanın gerçeğine uyup uymadığını denemeden hiçbir şeyi renklendirmezdi. Sık sık balık pazarına gider, balıkların şeklini, göz ve solungaçlarını inceler, sonra da büyük bir titizlikle resmederdi.

Ustası Ghirlandaio'nun yanından bir süre sonra ayrılan Michelangelo, Lorenzo de Medici ya da ''Muhteşem Lorenzo'' diye bilinen bir soylunun koruyuculuğunda kurulan okulda heykeltraşlığa başladı. Kısa sürede Lorenzo'nun ilgisini çekti. Lorenzo okulda bir gün, Michelangelo'yu çöpe atılan bir mermerden yaptığı sırıtan bir yüz heykelini parlatırken görür. Bu Lorenzo'nun çok hoşuna gider ve yarı şaka yarı ciddi '' Oldukça yaşlı bir yüz yapmışsın, bu geçkin budalanın tüm dişleri de yerinde. İnsanların yaşlandıkça dişlerinin döküldüğünü bilmiyor musun?'' diye sorar. Michelangelo da keskisini kaptığı gibi üst çeneden bir diş kırar. Bu zekice davranışın üzerine, Lorenzo çocuğun babasını çağırtır ve onu kendi evine aldırır. Michelangelo burada 1492 yılına, Lorenzo'nun ölümüne kadar kalmıştır.

Bu yıllar Michelangelo'nun sanatının yetişme dönemidir ve o döneme ait eserlerde Lorenzo'nun aşıladığı Yunan etkileri görülür.

Şiire ilgisi de bu yıllarda başladı. Dante'den oldukça etkilendi. Tam da bu yıllarda Güzel Luigia de Medici'ye aşık olması edebiyata olan ilgisini arttırmış ve karşılıksız kalan aşkını güçlü bir sone dizisinde dile getirmişti. On sekiz yaşında yalnız yüreği bir kez daha coşmuş ve bir başka aşk şiirleri dizisinde genç Tommaso Cavalieri'ye seslenmişti. Fakat Pescara markisinin dul karısı Vittoria Colonna için yazdığı şiirler, bunlardan daha güçlüdür. Michelangelo, sayıları oldukça kabarık olan bu şiirlerde Vittoria'ya olan aşkını anlatmış, yalnız bu mistik şiirlerinde değil, hristiyanlıkla ilgili eserlerinde ve platonik aşkın mutluluklarını dile getiren, sanatın sırlarını anlatan yazılarında da hep Vittoria'ya seslenmiştir. Michelangelo'nun şiirlerindeki anlatım, kişiliğindeki gibi yoğun ve güçlüdür. Hayatındaki tüm çoşkunluk ve ateşi heykellerinde olduğu gibi yazılarında da yansıtırdı.

Çağdaşlarını gözünde Michelangelo, çabuk kızan, sinirli, kendini beğenmiş alaycı ve aksi biriydi. Hatta gençlik yıllarında alay ettiği ve sert bir dille işini eleştirdiği bir okul arkadaşının yumruğunun izini hayatı boyunca burnunda taşıdı.

1492 yılında Lorenzo ölünce, Settignano'ya dönen Michelangelo burada anatomi çalışmaya başladı. Daha sonra üç yıl süreyle, çalışmalarına Venedik ve Bologna'da devam etti. Vatanı Floransa'ya döndüğünde yaşının küçük olmasına karşın sanatında olgunluk dönemine girmişti bile. 1595 yılında '' Uyuyan Cupid'' adlı eserini bitirdi ve bu eser St. Giorgio Kardinali'ne antika diye satıldı. Bir yıl sonra Roma'ya giden sanatçı, ''Baküs'' adlı mermer heykelini yaptı. Bundan böyle sadece başarılı bir ressam değil, aynı zamanda verimli bir heykeltraştı. 1499 yılında hristiyan heykelciliğinin ilk gerçek eseri olan ''Pieta''yı tamamladı. Olağanüstü güzellikteki bu eser şimdi Vatikan'dadır.

1501 yılında yeniden Floransa'ya dönen sanatçı, bir yıl sonra '' Bruges Madonna'' adlı eserini, üç yıl sonra da ünlü ''Davut'' heykelini yaptı. On sekiz ayda tamamlanan bu heykel dört buçuk metre boyundadır. Aynı dönemde '' St. Mattew'' heykelini ve ''Pisa Savaşı''nın taslağını yapmıştır.

1505 yılında Papa II. Julius, Michelangelo'yu Roma'ya davet etti ve onu kendi türbesini yapmakla görevlendirdi. Yıllarca süren çalışmanın sonunda tamamlanan eser olağanüstü güzelliğiyle görenleri kendine hayran bırakır.

Üç yıl sonra Michelangelo'ya Sistine Kilisesi'nin tavan süslemeleri görevi verilir. İlk başta bu görevi reddeden Michelangelo, sonunda kabul ederek sanat tarihine kusursuz bir eser kazandırmıştır. Kilisenin tavan süslemeleri üç yıl sürmüştür.

1527 yılında toplumda iyice saygın bir kişi olarak tanınan Michelangelo, Levazım Generali seçildi. 1534 yılında görevinden ayrılan sanatçı, Floransa'yı terkederek Roma'ya yerleşti. Roma'da, Papa III. Paul, atmış yaşında olan Michelangelo'yu Vatikan'ın baş mimarı, ressamı ve heykeltraşı olarak görevlendirildi. Aynı yıl Sistine Kilisesi için ''Kıyamet Günü'' freskine başlayan Michelangelo bu eseri yedi yılda bitirdi. Ayrıca Paulin Kilisesi'nde freskler, resimler ve heykeller yapmış, 1574 yılında St. Peter kilisesinin mimarlığını da üstlenmiştir.

1564 yılı Şubat ayının bir öleden sonrasında hayata gözlerini kapayan Michelangelo hiç evlenmedi. Sadece sanatıyla evli olan sanatçı, tüm hayatını ve enerjisini eserlerine verdi. Bir papaz arkadaşı, evlenmemesine ve çalışmalarının ürününü ve ününü bırakacak çocukları olmamasına çok üzüldüğünü söylediği zaman, Michelangelo, ''Sanat bana fazlasıyla eş oldu. Beni daima çalıştırdı, çabalattı. Geride bıraktığım eserlerim ise çocuklarımdır. Hiçbir değeri olmasa bile ben onlarda yaşarım'' dedi. Gerçekten de dediği gibi yüzyıllardır eserleriyle yaşamaktadır.

alıntı: http://www.biyografi.info/kisi/michelangelo-buonarroti









« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #11 : 04/15/08 16 »
RAFAELLO
(Raphaello Sansio)
( Urbino, 1483 - Roma, 1520 )



Italyan ressam ve mimar.


cocuk denecek yasta babasinin yanina cirak olarak verdigi Perugino'nun ogrencisiydi. Onunla calistigi yillar boyunca ustasini en ince ayrintisina kadar kopya ediyordu. Perugia'da San Francesco Kilisesindeki Meryem'in Goge Kabulu resmi buna bir ornektir. Uc guzeller, Chantilly; sovalyenin dusu, Londra gibi ilk yapitlarinda sari tonlari, dingin kompozisyonlari ve ustasinin genis manzaralarinin benimsedi. Meryem'in evliligi adli eseriyle incelikli, olculu bir uyum ortaya koydu ve hocasini asti. Daha sonra hocasinin sanat anlayisi disinda, ozellikle Floransa'da Leonardo ve Michelangelo gibi devlerin yasadigini farketti. Fransa'ya gidecegi sirada ressam dostu Pinturicchio, onu ***na'ya goturdu. Orada beraber ii. Pius Kutuphanesi' nin duvarlarina panolar yaptilar.

1504'de Floransa'ya geldi ve burada gecirdigi dort yil boyunca bir yandan Leonardo ve Michelangelo'nun calismalarini izlerken diger yandan antik sanatla ve ozellikle Masaccio'nun eserleriyle ilgilendi. Yapitlarindan Grandukun Madonnasi'nda (1504, Pitti Sarayi) ve Guzel Bahcivan'da (1507, Louvre) Leonardo'nun etkisi, Borgo yangini'ndaki (Raffaello'nun salonlari, Vatikan) ciplaklar ve dramatik harekette, Santa della Pace'deki Sibyllalar'da da Michelangelo'nun, Bolsena Ayini (Vatikan) ve Balikli Madonna (Prado) gibi yapitlarinda ise Vatikan Okulunun etkisi gorulur. Raffaello burada olgunlasti ve kisisel bir tarz kazandi. Basdondurucu basarilar elde etti ve kompozisyon bicimlerini zenginlestirmeye yoneldi.

1508'de Papa ii. Julius Raffaello'yu Roma'ya cagirdi ve dairesinin salonlarini suslemekle gorevlendirdi.(Raffaello Salonlari) 1509-1511 yillari arasinda gerceklestirilen imza Salonlari fresklerinde her sahne ozgun bir kompozisyon ortaya koymak icin firsat oldu. Bunlardan baslicalari Atina Okulu, Eliodoro' nun Salonu'nda Aziz Petrus' un kurtarilisi, Borgo Yangini salonundaki fresklerdir.

Raffaello, sanatinin ozunu, dingin klasikciligini Madonna tablolarinda dile getirir. Foligno Madonnasi (1511-12, Vatikan), iskemleli Meryem (1514, Pitti), Aziz Sixtus Madonnasi (1513, Dresden) vb.

Maddalena Doni (1506, Pitti), 'La Velata' (1516), Leo X ve iki kardinal (1518-19, Uffizi), Baldassare Castiglione (Louvre) gibi portre calismalarinda, renk ve degerlerin uyumlu kullanimiyla birlesmis, cok duyarli bir ruh sezgisi bulundugunu gosterir. Son yapiti Gorunme'de (1517-1520, Vatikan Muzesi) 25 figuruyle kompozisyon, perspektif ve isik arayislarinda vardigi noktayi ortaya koyar.

Resim yapitlarinin yani sira mimarlik alaninda da onemli calismalar yapmistir. 1514'de San Pietro'nun mimari oldu. Loggia galerisini tamamladi. 1512'de arazi plan uzerine S. Eligio degli Orefici kilisesinin projesini hazirladi. Santa Maria del Popolo'daki Chigi capellasi'ni tasarladi. XVii. yy.'da yikilan Branconico dell'Aquila sarayi icin balkon, nisler ve yalanci ogelerle suslu bir cephe gerceklestirdi. Ayrica Floransa'daki Pandolfini Sarayi'nin ve Roma'daki villa Madama'nin planlarini yapti.

Raffaello, sanatiyla, yogunlugu incelik ve olcululukle birlestiren dehasiyla, sanatin tum alanlarinda XiX. yy. sonlarina kadar kalici bir etki birakti.

alıntı: http://www.bykfrm.com/unlu-ressam-rafaellonun-hayati-ve-eserleri-t17203.html?s=e03c81d3b108c5114b4c552305bb02e9&t=17203






meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #12 : 04/15/08 16 »
LORENZO BERNINI
Gian Lorenzo Bernini (Giovanni Lorenzo Bernini) (7 Aralık 1598, Napoli – 28 Kasım 1680, Roma), Heykeltraş. 17. yüzyıl Romasında, Barok tarzında çalışan bir heykeltraştı.

Bernini bir heykeltraş, ressam ve mimardır. Roma'daki eserlerin yaklaşık yüzde yetmişi Bernini'ye aittir. En çok bilinen eseri Aşk Çeşmesi diye bilinen dört mevsim çeşmesidir. Ayrıca Santa Maria Della Vittoria Kilisesi'nin mihrap nişinde yer alan kompozisyonunun temeli Azize Theresa'nın dinsel duygular içinde kendinden geçisine dayanmaktadır.Vatikan şehrinin yapılarını o tasarlamıştır.

Ayrıca Dan Brown'un Melekler ve Şeytanlar adlı kitabında bir Illuminati üyesi iddia edilmektedir. Hatta Illuminati'nin gizli toplantı yeri olan Aydınlanma kilisesinin yerini eserleriyle belirttiği iddia edilmektedir. Doğanın dört mistik öğesi Toprak, Hava, Ateş ve Su her bir eserin temasıdır. Toprak eseri Habakkuk ile Melek heykelidir. Hava işareti St. Pietro meydanında bulunan Batı Rüzgarı adlı eseridir. Ateş işareti Azize Teresa'nın Vecdi heykelidir. Son olarak su işareti ise Dört Irmak Çeşmesi'dir

alıntı: http://tr.wikipedia.org/wiki/Gian_Lorenzo_Bernini






« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #13 : 04/15/08 16 »
DONATELLO
Donato di Betlo Bardi, "Donatello", İtalyan heykeltıraşı (1386-1466). Donatello, XV. yy.da İtalyan Rönesansı'nın başlangıcını belirleyen verimli dönemin en büyük heykeltıraşı sayılır. Bir yün tarayıcısının oğluydu; babası, baskı altında ezilen halk tabakasının Floransa'nın güçlü kentsoylularına karşı ayaklanması olan «Ciompi»ler isyanına katıldığı için ölüme mahkûm edilmiş, suçu, sonradan bağışlanmıştı. ...

Donatello tam adı Donato di Niccolò di Betto Bardi ( 1386 -
1386 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
13 Aralık
13 Aralık Gregorian Takvimine göre yılın 347. günüdür. Sonraki sene için 18 (Artık yıllarda 19) gün var
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
1466),
1466 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Floransalı
Floransa, İtalya'da bir şehirdir. Kuzey İtalya'daki Toskana bölgesinin başkentidir. Kısa bir dönem, eski İtalya Krallığına da başkentlik yapmıştır. Şehir, içinden geçen Arno nehri çevresinde kurulmuştur. Çevresindeki yerleşim alanlarıyla beraber yaklaşık bir milyona yakın nüfusa sahip olan şehir, geçmişte olduğu gibi bugün de İtalya ve Avrupanın önemli ticaret merkezlerinden biridir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Rönesans öncüsü heykeltraştı. Sanat tarihinin en önemli sanatçılarından birisidir.

Donatello, XV. yy.da İtalyan Rönesansı'nın başlangıcını belirleyen verimli dönemin en büyük heykeltıraşı sayılır.

Bir yün tarayıcısının oğluydu; babası, baskı altında ezilen halk tabakasının Floransa'nın güçlü kentsoylularına karşı ayaklanması olan «Ciompi»ler isyanına katıldığı için ölüme mahkûm edilmiş, suçu, sonradan bağışlanmıştı. Babanın, ihtilâlin emrine verdiği coşkuyu ve cömertliği oğul, sanata adadı.

Başarı ve övgüler Donatello'yu hiç değiştirmemiş, çevresinde sade ve alçakgönüllü bir insan olarak tanınmıştı. Öğrencileri de, ailesi de, dostları da onun tükenmek bilmez cömertliğinden yararlandılar, çünkü para konusu onu hiç ilgilendirmezdi; onun ilgi duyduğu tek şey sanatıydı.
Yeni bir gerçeklik
Sanat hayatı boyunca Donatello, kuşağının en büyük heykeltıraşlarını (özellikle Michelangelo'yu) etkileyen çok sayıda ve mükemmel eserler verdi. Aynı ustalıkla mermeri de, bronzu da, tahtayı da işlemeyi başardı.

İlk heykelleri henüz idealist görüşü yansıtır: zarafet ve incelik dolu, gotik sanatın geleneklerini sürdürür (Floransa Katedrali için mermer den yaptığı Davut ve Orsanmichele Kilisesi'ndeki Vaftizci Yahya).

Daha sonra, gerçek bir yaşam izlenimi vermeğe çalışarak, geleneksel formüllerle bağlantısını kopardı ve Peygamberler serisiyle, güçlü bir gerçekçilik taşıyan portrelerine başladı.

Roma'ya yaptığı bir yolculuk sırasında Donatello, yeniden İlkçağ sanatını keşfetti. Dönüşünde, Floransa Katedrali'ndeki La Cantoria (Koro Kürsüsü) [neşe içinde oynayan çocuklar dizisi] ile ayakta ve çıplak, doğal büyüklükte bronz Davut heykelini yaptı.

Son eserlerinde dokunaklı bir karakter ve büyük bir dramatik yoğunluk göze çarpar. Floransa Vaftiz Kilisesi'ndeki, tahtadan Maria Magdalena heykeli bu özellikleri taşır.

alıntı: http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Donatello





« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #14 : 04/15/08 16 »
GOYA
Francisco Goya y Lucientes 18. yüzyıl İspanya sında yaşamış, hem yaşadığı dönemde, hem günümüze dek pek çok sanatsever tarafından ilgi ve hayranlıkla izlenen sayısız yağlı boya ve gravür çalışmasına imza atmıştır.    Yaşadığı dönemin diğer sanatçılarıyla karşılaştırıldığında Goya nın sanatı huzur kaçırıcı derecede gerçekçi ve acımasız görünmektedir. Resimleri çekici olmanın yanı sıra, izleyicide rahatsızlık verici öğeler taşır. Goya nın sanatını açıklamanın en doğru yolu, yaşamındaki koşulların O nu nasıl etkilediğini irdelemek ve resimleriyle yaşamının paralelliğini ortaya koymaktır.    Goya daha çok genç yaşta, freskleri, duvar resimleri, halı tasarımları, portreleri, gravürleri, yağlı boyaları ve mucizevi yeteneği nedeniyle İspanyol devletinin baş ressamı seçilmişti. Yaşamının bir döneminde ağır bir hastalık geçiren sanatçının sanat yaşamı, bu hastalığın öncesi ve sonrası olarak iki döneme ayrılmaktadır; hastalıktan önce hırslı ve iyimser bir ressam iken, hastalığı sonrasında içe dönmüş ve buna bağlı olarak acılı ve rahatsız edici resimler üretmeye başlamıştır.

alıntı: http://www.nebbu.com/index.php?p=show&pid=173344&k_id=1496&kn=Sanat






« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #15 : 04/15/08 16 »
WASSILY KANDINSKY
Rusça tam adı Sily Vasilyeviç Kandinsky modern resmin en önemli temsilcilerinden olmuştur. Bazı sanat tarihçilerince soyut resmin yaratıcısı olarak da kabul edilmiştir.

Babası Sibirya’nın Çin sınırı yakınlarında bulunan Kyakhta’nın yerlisi, annesi Rus olan Wassily 1866 yılında Moskova’da doğdu. Varlıklı ailesinin olanaklarıyla daha çocukken birçok şehri gezdi.

Ortaöğrenimini 1871’de Odessa’da tamamladı. Lise yıllarında resim yapıyor, bir yandan da amatörce piyano ve viyolonsel konserleri veriyordu.

1886’da Moskova Üniversitesi’nde hukuk ve iktisat öğrenimine başladı.1893 yılında doktoroya denk bir akademik unvan kazandı.

1896’da Estonya’daki Dorpat Üniversitesi’nden gelen profesörlük teklifini geri çevirdi ve 30 yaşında kendisini resme vermeye karar verdi.

Münih’e gitti ve orada dört yıl Anton Azbe’nin yönetiminde çalıştı. Azbe’nin atölyesinde Alexei Von Jamlensky ve Franz Marc ile tanıştı. “Phalande” grubunu kurdu. Daha sonra bu grubu Berlin’de Sezession, Dresden’de de Die Brücke gibi gruplar izledi.

1900’e kadar sanat öğrenimi devam etti.1903’de Moskova’da ilk kişisel sergisini açtı, bir yıl sonrada Polonya’da iki kişisel sergi daha düzenlendi.

Kandinsky’ye soyut ressam niteliğini kazandıran ilk yapıtı 1910 tarihli “İlk Soyut Suluboya”ydı.1911’de Marc’la birlikte Blaue Reiter akımını kurdu. 1912’de basılan “Sanatta Ruh” adlı kitabında sanatçı, kendi iç dünyasındaki lirik abstraksiyon özgürlüğünden söz etmekte.

1917’de Moskova’ya yerleşti. 1918 yılında Moskova Güzel Sanatlar Akademisi’nde profesörlüğe ve Halk Eğitim Komiserliği'nin sanat bölümü üyeliğine getirildi ve devlet tarafından kişisel bir sergi düzenlenerek onurlandırıldı.

Kandinsky uluslar arası ün kazandıktan sonra, 1922’de ünlü tasarım okulu Bauhaus’ta ders vermesi için yapılan teklifi hemen kabul etti.

Bauhaus’ta ders verdiği yıllarda ilk kitabı “Sanatta Tinsellik Üzerine”yi yazdı.1926’da “Düzleme Göre Nokta ve Çizgi” adlı ikinci kitabını yayımladı.

1928’de Alman uyruğuna geçti ancak Bauhaus’un kapanması üzerine 1933’de Fransa’ya göç etti.

1939 yılında da Fransız uyruğuna geçti ve 13 Aralık 1944 günü hayatını kaybedene kadar Paris’in Neuilly_sur_Seine’de yaşadı.

Önemli Yapıtları: İlk Soyut Suluboya, Mavi Dağ, Çan Kuleli Manzara, Siyah Kemer ile Siyah Çizgiler, Beyaz Çizgiler, Mavi Daire Dilimi, Başat Mor, Başat Eğri, On Beş, Ilımlılık, Hareketler, Bölünme Birlik, Daire ve Kare, Beyaz Dengeli Hareket.

alıntı: http://www.biyografi.info/kisi/wassily-kandisky







« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #16 : 04/15/08 16 »
PETER PAUL RUBENS
Flaman ressamı, siyasi sebeplerle göç etmek zorunda kalmış Anvers‘li bir eşöven‘in oğludur. Çocukluğu ***gen ve Köln‘de geçti. Babasının ölümü üzerine Anvers‘e döndü. Eniştesi manzara ressamı Tobias Verhaeght‘in atelyesine girdiği zaman ondört yaşındaydı. İkinci ustası Adam van Noort‘un yanında sağlam bir teknik bilgi edindi; 1590-1600 arasında öğretmeni Otto van Veen ile birlikte geleneksel italya yolculuğuna çıktı. Venedik‘te Tiziano‘nun resmini tanıdı ve kendine hayatı botunca bu sanatçıyı ortak aldı.

Michelengelo, Raffaello ve Tİntoretto‘nun bir çok motifini hiç çekinmeden resimlerine geçirdi. 1607 Temmuzundan eylülüne kadar Cenovoda portreler yaptı ve şehirdeki binalara hayran oldu.

Kuzey gerçekçiliği ile epik şiirin kavuşma noktasında olan Rubens‘in sanatı insan yaşayışını bütün biçimleriyle yüceltir.

Yaptığı bazı nü‘lerde, Rubens, Tiziano‘nun mirasçısı ve Fragonard ile Renoir‘ın da habercisi olarak belirir. Resmin bütün türlerinde eser veren ressam sadece, resim üstünde değil, mimarlık, heykel, gravür ve dekorculuk üstündeki etkisiylede yaşadığı yüzyılın flaman sanatına hakim oldu ve ünü yurdunun sınırlarını aştı.

alıntı: http://www.tuvalim.com/index.php?option=com_content&task=view&id=156&Itemid=44




« Son Düzenleme: 07/07/08 16 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #17 : 04/15/08 17 »
REMBRANDT
Rembrandt, 15 Temmuz 1606'da Leiden'de Ren kıyısında bir yeldeğirmeni sahibi olan bu yüzdende ''Van Rijn'' (Renli) adıyla bilinen bir değirmencinin sekizinci oğlu olarak doğdu. Kökeni Katolik olan aile, sonradan Kalvenciliğe yöneldi. İşçi sınıfının bir üyesi olan ailenin en büyük oğlu, Rembrandt'ın abisi de babası gibi değirmenciydi, bir diğer kardeşi fırıncı, bir diğeri ise ayakkabı tamircisiydi. Yine de ailenin maddi durumu iyiydi ve Rembrandt'ı Leiden'deki Latin Okulu'na gönderdiler.

Leiden, o yıllarda tanınmış üniverstesi, sanat ve bilim alanlarındaki muazzam altyapısıyla tam bir kültür şehriydi. 16 yüzyılın dikkate değer sanat okullarından biri de Leiden'de kuruldu. Flemenk'in en önemli ookulu olarak kabul edilen Leiden Okulu'nun baş sanatçısı Lucas van Leyden'di. Leyden, Rembrandt gibi usta bir gravürcüydü. Onun ayrıntılı titiz sanatı Rembrandt'ın da uyguladığı incelikli resim olarak nitelenen üslubun öncüsü sayılır.

Daha sonra Rembrandt, Amsterdam'da Pieter Lastman'dan ders almaya başladı. Altı ay sonra 1624'te eğitimini tamamladı. Lastman'ın çalışmaları, onu daha önce çalıştığı ressamlardan belirgin bir şekilde ayırmaktadır. Lastman'ın oturmuş tarzı, yetenekli öğrencisi üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Rembrandt, Lastman'ın resimlerini ayrıntılara inerek çalışmış kompozisyonlarını sabırla ve titizlikle kopya etmiştir. Böylece geniş sahneler yaratmada ve geçmişteki eserlere gönderme yapmada iyice ustalık kazandı. Hatta daha da ileri giderek Lastman'ın ulaşamayacağı kadar ustalaşarak ondan kopya ettiği resimlere geniş espaslar katarak kompozisyonları daha çarpıcı hale getirdi.

Lastman'ın yanındaki eğitimini tamamladıktan sonra profesyonel bir kariyer beklentisiyle Leiden'e dönen 19 yaşındaki ressamı parlak bir gelecek beklemekteydi. Kendisi gibi Lastman'ın öğrencisi olan Leiden'li Jan Lievens'le birlikte ortak bir atölye kurdular. Birbirlerine çok yakın üslupta çalışan iki genç sanatçı, Lastman'dan aldıkları ve Utrechtli ressamlata olan hayranlıklarını yansıtan incelikli resim üslubunda eserler verdiler. O dönemde, başarıları yaşadıkları şehirle sınırlı kalsa da, çok büyük çapta ün kazanmaları fazla uzun sürmeyecekti.

Rembrandt, Şubat 1628'de henüz 15 yaşındaki Gerrit Dou'yu ilk öğrencisi olarak aldı. Dou, Rembrandt 1632'de Amsterdam'a taşınana kadar onunla kaldı. Kendine has özgün bir usluba sahip Dou, Rembrandt'tan sonra incelikli resim geleneğinin en önemli temsilcisi oldu. Rembrandt ve ortağı Lievens'in kariyerindeki dönüm noktası, 1628 yılında Constantjn Huygens'in atölyelerini ziyaretiyle gerçekleşti. Bir diplomat olan Huygens'in sanat çevrelerinde hatırı sayılır bir nüfuzu vardı. Huygens bu genç iki ressamdan çok etkilendi ve Lievens'e kendi portresini, Rembrandt'a da erkek kardeşinin portresini sipariş verdi. Bir kaç yıl boyunca bu iki ressamın koruyuculuğunu üstlenip Lievens'in İngiltere'ye taşınmasını, Rembrandt'ın da saraydan siparişler almasını sağladı. Yapıtlarını uluslararası koleksiyonculara tanıttı. Ayrıca Rembrandt'ın dinsel ve mitolojik konulara yönelmesini de Huygens teşvik etmiştir.

Ünü ve ekonomik rahatlığı giderek artan Rembrandt, 1630'da babası da ölünce artık Leiden'den ayrılmaya karar verdi. 1632'de bir daha dönmemek üzere Leiden'den ayrılıp ülkenin en büyük ticaret ve sanat merkezi olam Amsterdam'a taşındı. Komisyoncu arkadaşı Hendrick van Uylenburch, ona kalacak bir oda ve atölye ayarlayarak seçkin müşterilerle tanıştırdı. Koleksiyoncular, sanat severler ve Flemenk'in en zengin müşterileri arasında adını duyurmak için, bir süreliğine yalnızca portre yapmak zorunda kaldı. 22 Temmuz 1634'te van Uylenburch'un bir akrabası olan ve oldukça seçkin bir aileden gelen Saskia ile evlendi. Bu evlilik, değirmencinin oğlu için toplumsal statüsünde belirgin bir yükselme demekti. Saskia, ressamın bir çok resminde modellik yaptı. Çiftin 1635'te Rombertus adında bir oğulları oldu. Ancak bebek ancak iki ay yaşayabildi.

Yaptığı başarılı evlilik ve ressamlıktan aldığı yüksek ücretler sayesinde neredeyse bir gecede yüksek sosyetenin üyeleri kadar zengin bir adam olmuştu. 1635'te henüz 29 yaşındayken van Uylenburch'un evinden ayrıldı ve Amstel kıyılarında şık bir eve taşındı. Ayrıca kendine bir çok öğrenci alabileceği kadar geniş bir atölye tuttu. Huygens'le de bağını koparmayan ressam, böylece Lahey'deki saray çevresinde de iyi tanınıyordu. Ayrıca açıkça herhangi bir dini inancı desteklememesi, hem Katolikler hem Mennonitler hem de Yahudilerden sipariş almasını sağlıyordu. Sanatçının, birden gelen bu lüks yaşamı ve seçkin çevresi eserlerinde yansıttığı şatafatlı sahnelerden de okunmaktadır.

Gelmiş geçmiş en büyük gravürcülerden biri olan Rembrandt, konularının çeşitliliği ve teknine olan kusursuz hakimiyetiyle bu alanda etkileyici eserler verdi. Gravürlerinde siyah-beyaz, ışık-gölge kontrastlarından yararlanarak tekniği yaratıcı bir şekilde kullanmıştır. Rembrandt, kazancının büyük kısmını gravürlerden elde etmiş olsa da bu onu gelecekteki iflastan kurtarmaya yetmeyecekti. Bu arada 1632 tarihli ünlü resmi ''Doktor Tulp'un Anatomi Dersi''nden sonra başka bir baş yapıta imza attı; ''Gece Nöbeti'' (1642) . Amsterdam Müzesi'nde bulunan bu tablo Rembrandt'ın en büyük ölçekli ve en çok bilinen resmi ve 17. yüzyıl Avrupa sanatının en önemli örneklerinden biridir.

Ancak ressamın ünü ve zenginliği talihsiz bir olaydan sonra düşüşe geçecektir. Karısı Saskia, doğduktan kısa bir süre sonra ölen üç çocuğunun ardından yeniden doğum yaptı. Ancak 4 doğumdan sonra zayıf düşen bedeni doğumun getirdiği yorgunluğa dayanamadı ve verem olarak öldü. Dünyaya gelen oğulları Titus 1641'de vaftiz edildi. Saskia'nın ölümünün ardından Rembrandt, küçük bir çocukla yapayalnız kalmıştı. Kısa bir süre sonra çocuğun dadısı ile yasak bir ilişki yaşamaya başladı. Yasak ilişkisi yüzünden toplumdan ve dini kesimlerden dışlandı. Öğrencileri ve dostları tarafından yavaş yavaş terkedilen Rembrandt, artık sık sık sipariş alamıyordu. Ayrıca tüm parasını da garip eşya koleksiyonlarına harcamaya başlamıştı. Bir süre mutlu giden dadı Geertje'yle olan ilişkisi de Rembrandt'ın Hendrickije Stoffels adında bir kadınla ilişkiye girmesiyle bitti. Geertje'de ressamı evlenme vaadinde bulunup sonra sözünden dönmekle suçlayarak mahkemeye başvurdu. Rembrandt, mahkemede suçsuz bulundu fakat her yıl 200 gulden nafaka ödemek zorunda kalacaktı. Avrupalı diğer koleksiyoncularla da çalışması, yerel halkın sırt çevirmesinden sonra mali durumunu zar zor dengeliyordu. Ancak, müşterilerin resimleri geri çevirmeye başlamaları ve ödedikleri ücreti geri istemeleri, Rembrandt'ın ekonomik durumunu iyiden iyiye çökertti ve en sonunda 1658'de tüm özel koleksiyonu ve evi üzerine gelen haciz sonucu satıldı.

Rembrandt oğlu Tirus'a adeta tapmaktaydı. Sonradan Hendrickije Stoffels'ten bir kız çocuk daha sahip oldu ama Titus, ölen sevgili eşi Saskia'nın buruk bir hatırasıydı. Ressam oğluna olan düşkünlüğünü ve sevgisini yansıtan bir çok portresini yapmıştır. 1663 yılında ikinci karısı da ölen Rembrandt moralman iyice çökmüştü. Ne var ki beş yıl sonra hayattaki tek varlığı oğlu titus'u da kaybetti. Genç yaşta ölen Titus, 22 Mart 1668'de göz yaşları içinde toprağa verildi. 1668 tarihli ''Savurgan Oğulun Dönüşü'' adlı tablosunu oğlu Titus'a adadı. Bir kaç yıl sonra İkinci karısından olan kızını da kaybeden ressam hayatta yapayalnız kalmıştı. Kendini resimlerine vererek acısını unutmaya çalıştı.

Rembrandt, kayıplarının acısıyla kararan yaşamındaki son resimlerini, yani bir anlamda yaşamı boyunca tuttuğu günlüğün son sayfalarını kendi portrelerine ayırdı. Uslup bakımından da giderek Tiziano'ya yaklaşan ressam 1669'da öldü.

İlk yıllarından itibaren tür olarak tarihsel resimleri tercih etti ve İtalyan Rönesansıyla karşılaştırılabilecek, dinsel mitolojik ve yazınsal içerikli öykülere dayanan çalışmalar yaptı. Yetkin bir portre ressamı olmasına rağmen daha çok büyük konuları tercih etmiştir. Portrelerindeki güçlü anlatımla 20. yüzyıl empresyonistlerine ilham kaynağı olan ressam, ışık gölge kullanımı ve geniş espas anlayışıyla Flaman resmini en üst seviyeye çıkarmıştır.

alıntı: http://www.biyografi.info/kisi/rembrandt







« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #18 : 04/15/08 17 »
CARAVAGGIO
Michelangelo Merisi da Caravaggio (d. 29 Eylül, 1571, Milano – ö. 18 Temmuz, 1610), İtalyan ressamdır. Roma, Napoli, Malta ve Sicilya'da çalışmıştır. Barok sanat akımının ilk büyük sanatçısıdır.

Caravaggio, ismini doğduğu kasabadan almıştır. Michelangelo Merisi Caravaggio gerçek ismidir. Caravaggio güçlü ışık-gölge kullanımı ve resimsel düzenlemeyi dramatik bir açıdan ele alışıyla barok sanatının en özgün uygulayıcılarından biri olmuştur. 1584’te Bergamo’lu bir ressam olan Simone Peterzano’nun yanına 4 yıllığına çırak olarak girmiş, ilk deneyimlerini Lotto ve Giovanni Girolama Savoldo (1480-1548) gibi sanatçıların yaptılarını incelemekle kazanmış, Tiziano’nun öğrencisi iken Venedik Okulu'yla da ilişki kurmuştur. Roma’da çalıştığı dönem yapıtları dramatik bir anlatım sunmayan kendi portreleri ve ölü doğa resimleridir. Bunlarda güçlü bir ışık gölge kullanılmış ve ayrıntıları özenle betimlemiştir.

Caravaggio'nun gerçekçi doğalcılığının ilk kez bütünüyle ortaya çıktığı yapıt Roma'daki S. Luigi dei Francesci Kilisesi'nin Contarelli Şapeli'ndeki Aziz Matta'nın yaşamını konu alan b
ir dizi resimdi. Bu, Aziz Matta ve Melek, Aziz Matta'ya Çağrı ve Aziz Matta'nın Şehit Edilmesi konulu üç resimden oluşan görkemli bir tasarıydı. Altarın üzerine yerleştirilmesi düşünülen Aziz Matta ve Melek'in ilk biçimi S. Luigi dei Francesci'nin o güne değin bir azizin böyle canlandırıldığını görmemiş rahiplerine o kadar ters geldi ki, resmin yeniden yapılmasını istediler. İncil yazarlarından biri olan Aziz Matta resimde sıradan bir işçi ya da rençber görünümündeydi.; ayağını resmin dışına çıkıp insanın yüzüne gelecekmiş gibi uzatmış, kaba bir biçimde bacak bacak üstüne atmış olarak betimlenmişti. İncelikten yoksun melek figürü ise cahil birisine yol gösterircesine azizin elini zorla kitaba doğru bastırır gibiydi. Kilise ileri gelenleri Caravaggio'nun sıradan bir kişiyi yüceltirken gerçekte Aziz Matta'yı sokaklardan kurtaran İsa'ya öykündüğünü kavrayamamışlardı.

Yaşadığı dönem

Caravaggio, Otuz Yıl Savaşları döneminde yaşamıştır. Barok önceleri, kuyumculuk dilinde düzensiz ve acayip biçimli taş ve incileri niteleyen bir kelime olarak kullanılmıştır. Önce İtalya'da doğmuş, daha sonra Avrupa’ya ve hatta, Latin Amerika’ya kadar yayılmıştır. Karşı-reform hareketini benimseyen sanatçılar eserlerinde dini coşku ve heyecanın yaratılmasına çalışmışlardır. Dini atmosfer dışındaki alanlara da yönelmişlerdir.

Rönesansın denge ve uyum konusunda eriştiği ölçüden çok, maniyerizm’de beliren abartı ve hareketlilik hakimdir. Işık, gölge oyunlarına dayanarak heykel, resim ve mimarinin kaynaştırıldığı tüm sanat anlayışı getirilmiştir. Çiçek, meyve gibi nesnelerin belli bir düzende ele alındığı ölü tabiyat (natürmort) türü bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemin ünlü sanatçıları, Caracci, Caravaggio, Vermeer, Velazquez, Rubens ve Rembrandt'tır. Her ne kadar barok denilen anlayış ve stil 16. yüzyıldaki bazı sanatçılarda görülse de, esas itibariyle kilisenin önderlik ettiği karşı-reform hareketi içerisinde ortaya çıkıp geliştiği kabul edilir. Gerçekten de, 18. yüzyılda birçok Katolik Avrupa ülkesinde mimar, heykeltıraş ve ressamları teşvik eden, onların kutsal amaca yönelik nitelikteki eserlerinin müşterisi olan; kral ya da prenslerden önce kilisedir.

alıntı: http://tr.wikipedia.org/wiki/Caravaggio






« Son Düzenleme: 07/07/08 16 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı marul

  • İleti: 578
  • Cinsiyet: Bayan
  • .sebepsiz ve sonuçsuz
Ynt: Resim
« Yanıtla #19 : 04/15/08 17 »
Velázquez
Diego Rodríguez de Silva y Velázquez (6 Haziran 1599 – 26 Haziran 1660), İspanyol ressam. Kral IV. Felipe'nin sarayında baş ressam olarak çalışmıştır. Barok döneminin kendine özgü ressamlarındandır ve portreleriyle ünlenmiştir. İspanyol Kralı'na olan yakınlığı nedeniyle birçok soylunun ve saray yaşamının resimlerini yapmıştır. Resimlerinde ışık ve gölgeyi ustalıkla kullanmıştır.

Velazquez dil öğrendi, felsefe okudu, resim dersleri aldı. Ressam olarak kısa zamanda ün sağladı. Saka o günlerde, Serville'de yaptığı resimlerdendir. 1623'te Velazquez ailesiyle birlikte Madrid'e gelip yerleşti. Kral Philip IV'ün ilgisini çekerek dostluğunu kazandı. Hayatının sonuna kadar da ondan yardım gördü. 1628'de Flaman ressam Peter Poul Rubens Madrid'e gelince, Kral Philip bu büyük sanatçıya İspanya'daki sanat eserlerini gezdirmek görevini Velazquez'e verdi. Ertesi yıl ise Velazquez'i İtalya'ya gönderdi. Aylıklarını kesmediği gibi, yol parasını da üstüne eklemişti. Sanatçı orada Michelangelo, Raphael gibi İtalyan ressamlarının eserlerini kopya ederek bir zaman çalıştı, o arada kendi için birkaç resim yaptı.

1631'de Madrid'e dönen Velazquez Kral Philip'in sarayında ressamlığa devam etti. Kralın, kral ailesinin, saraydakilerin potrelerini yapıyordu. Konusunu tarihten alan Breda'nın teslim oluşu ile bir din resmi olan Haça Gerilme de o günlerde yaptığı ünlü tablolardandır.

İspanya'da bir sanat akademisi kurulmasına karar verilince, Velazquez eser satın almak üzere ikinci kez İtalya'ya gönderildi. Papa artık ünü iyice yayılmış olan sanatçıyı çok iyi karşılayarak bir portresini yaptırdı. Bu portre, ressamının yeni bir sanat arayışına yöneldiğini gösteren ilk eser oluşuyla da önemlidir. 1651'de İspanya'ya dönen Velazquez yeniden saray resimlerine başladı. Bunlar arasında en ünlüsü küçük prenses Margarita Maria'nın Las Meninas adlı tablosudur.

1659'da Philip, Velazquez'e şövalye unvanı verdi. Bu unvan onu Engizisyon baskısından kurtararak rahat rahat çalışmasını sağladı. 1660'da İspanyol prensesi Maria Theresa ile Fransa Kralı Louis XIV'ün düğün hazırlıklarını idare etti. Düğünü sanat yönünden zenginleştirdi. 26 Haziranda Madrid'e döndü, 31 Temmuza kadar hastalandı. Bu hastalıktan kurtulamayarak 6 Ağustos 1660'da ölen sanatçı San Juan Kilisesinin bahçesine gömüldü.

alıntı: http://tr.wikipedia.org/wiki/Diego_Vel%C3%A1zquez







« Son Düzenleme: 06/14/08 11 Gönderen: marul »

meee..!
Koş çabuk kahraman Marulus..
Forum Kuralları'nı okuyunuz,Türkçe'ye önem veriniz.
Saol değil sağ ol..

Çevrimdışı mezarkabul

  • İleti: 52
  • Cinsiyet: Bayan
Ynt: Resim
« Yanıtla #20 : 06/13/08 14 »
sanat tarihi dersinde ismini duyduğum tüm ressamlar var :D
Ruhumu atéşLéRé kéféné saRıp atıvéR éLinLé..

Çevrimdışı st.oc

  • İleti: 69
  • Cinsiyet: Bayan
    • BaşıBozuk
Ynt: Resim
« Yanıtla #21 : 06/14/08 10 »
Resim ve Ressamlar Hakkında Merak ettikleriniz..  :)

Çevrimdışı love metal

  • İleti: 325
  • Cinsiyet: Bayan
  • kaçak
Ynt: Resim - Heykel
« Yanıtla #22 : 06/19/08 00 »
çok güzeller ya neler kaçırıyoruz hayatta keşke bende böyle resimler yapsam :d
bAŞkasI SanDIĞın O dÜşmAN BenİMm

Çevrimdışı virgin black

  • İleti: 353
  • Cinsiyet: Bayan
Ynt: Resim - Heykel
« Yanıtla #23 : 06/23/08 13 »
Emeğine sağlık marul harika bir paylaşım olmuş,Michelangelo`nun Ademin Yaratılışı adlı tablosu çok güzeldir,Dali`nin yaptığı çalışmaları da hep beğenirim,ayrıca Van Gogh`un Patates Yiyenler tablosu da çok hoştur onu da paylaşmak isterim..


Çevrimdışı spotlessMind

  • İleti: 127
  • Cinsiyet: Bayan
  • sinitaivas*
    • MySpace.
Ynt: Resim - Heykel
« Yanıtla #24 : 06/30/08 01 »
Salvador Dali'yi pek bir sevmekteyim ben. Kullandığı renkler, formlar, ışık oyunları, hepsi birer harika bence.
4.Genç AKADEMİ - "STRATEJİ"
50 üniversiteden öğrencinin katıldığı  "Türkiye'nin Üniversite Buluşması" Genç AKADEMİ'nin 4.sü bu sene 16-17-18-19 Nisan tarihlerinde Ankara Bilkent Otel ve Konferans Merkezi'nde gerçekleşecek.

Genc AKADEMİ ile ilgili detaylı bilgi için,
www.genc-akademi.org :)

Çevrimdışı annwyn..

  • İleti: 157
  • Cinsiyet: Bayan
  • ..
Ynt: Resim - Heykel
« Yanıtla #25 : 07/23/08 01 »
pablo picasso 0:)
genelde (bildiğim gördüğüm kadarıyla) somut resimler yapmış bi ressam :D
aynada ki kadın resmini bende yapmıştım 0:)
bunca baskıya dayanamiciim artıık yok bekleyiş mekleyiş :D
bende kayarım o zaman :P
sadece renkler vardı.. sonra kayboldu onlarda..

Çevrimdışı SeReNitY

  • İleti: 1132
Ynt: Resim - Heykel
« Yanıtla #26 : 07/23/08 14 »
Wassily Kandinsky'kilerin ki çok hoşuma gitti ya

Geçen sene lise 2 deyken resim dersinde V.Van Gogh'un resmini yapıcaktık bir gece de hem benimkini hem de arkadaşımkini yapmıştım. O 5 gelsin diye benden rica etti =) Sonra da hoca anladı ama 100'leri almıştık zaten=)
Benimki soldaki =)

Çevrimdışı küpra

  • İleti: 691
  • Cinsiyet: Bayan
  • kalbimin içine attılar iki bomba..
Ynt: Resim - Heykel
« Yanıtla #27 : 07/30/08 23 »
valla çok güzel ya.. bende ayçiçeklerini görünce aklıma van gogh geldi.. amma yırtmıştım kendimi hayatını,resimlerini hazırlıcam diye.. ne günlerdi bee :P
benim müthiş ön yargılarım var.

Çevrimdışı ainelohim

  • İleti: 63
  • Cinsiyet: Bayan
  • "Geçmişte kaldı." derler ya.. İşte, kalanlardanım!
Ynt: Resim - Heykel
« Yanıtla #28 : 05/08/09 15 »
Edvard Munch (12 Aralık 1863 - 23 Ocak 1944)  
Çığlık isimli tablosuyla tanınmış Norveçli ekspresyonist ressamdır.
Ruhsal ve duygusal konuları işlediği resimleriyle tanındı. Alman dışavurumculuk akımının gelimesine önemli katkıları oldu. Başlangıçta resimlerinde egemen olan içe dönük ve karamsar havanın yerini, yaşamının son yıllarına doğru yaşama sevinci almıştır.
Hayatın Frizleri adlı serinin bir parçası olan Çığlık (1893; ilk adı ile Umutsuzluk), tablosunda Munch hayat, aşk, korku, ölüm ve melankoli gibi öğeleri işledi. Diğer pek çok eserinde olduğu gibi bunun da birçok versiyonunu yaptı. 1994 ve 2004 Yıllarında iki versiyon çalındı, her ikisi de tekrar bulunmuştur.
 

                                                                                    Çığlık
 
 
 

                                                 Madonna
 
 

                                                                        Morning
 
 
 

                                                                                       Vampire
Kendinden öte yaratmak isteyeni severim ben ve böylece yok olanı.

Çevrimdışı Junkie

  • İleti: 48
  • Cinsiyet: Bay
  • Rolling Jam
Ynt: Resim - Heykel
« Yanıtla #29 : 08/15/09 16 »



Kafes içindeki özgürlük heykeli :) Braveheart filminden sonra william wallace adına yapılan heykeldir kendileri.